Kalıcılaşan can sıkıntısı ve sıkışmışlık bilinci

Önder Kulak - Dr., Felsefe

1968 Mayıs’ının en sık başvurulan sloganlarından biri de, “Can sıkıntısı daima karşı-devrimcidir” sloganıydı. Bu, süreç boyunca, metin, duvar yazısı, şarkı sözü, poster ve nice başka alanda kullanılmış bir ifadeydi. Bu ifadeye ilk olarak Sitüasyonist Enternasyonal düşünürlerinin çalışmalarında rastlanmış olsa da, slogan zaman içerisinde hem anlam hem de kullanım bakımından onlardan ayrılmış ve bir bakıma anonim bir nitelik kazanmıştır.1 Kısa sürede yaygınlaşmasını ise toplumsal can sıkıntısının siyasi sonuçlarına dair radikal eleştirisine borçludur.

Bu yaygınlaşmanın akabindeki tartışmalarda, birçok kimse sloganı bütünüyle haklı buluyorken, birçok kimse de onu eleştirisi bakımından haklı ama aynı zamanda amacını aşan bir aşırı yorum olarak değerlendiriyordu. Burada her iki düşünce bakımından ortaklaşılan söz konusu eleştiri noktalarını, bugünü de gözeten bir anlatımla sergilemek mümkün. Kaldı ki bu tartışmaların bugün de güncel oldukları söylenebilir.

Toplumsal can sıkıntısı
Kendini farklı biçimler altında sergileyen can sıkıntısının bireysel ya da toplumsal pek çok nedeni olabilir. Ama her can sıkıntısı için esas olan bireyin hiçbir şey yapmak istememesi ve buna eşlik eden hiçbir şey yap(a)mama halinin yine kendisi üstünde ağır bir baskı unsuru oluşturmasıdır.2 Bu bir anlamda kendi kendini besleyen “olumsuz” bir döngü olarak düşünülebilir.

Bireyin ne olursa olsun etkinlikten kaçınmak istemesinin arkasında bir ya da daha çok neden bulunur. Burada görece bireysel nedenler bir kenara bırakıldığında, özellikle son beş yıldır yaygınlaşan olumsuz toplumsal içerikler akla gelebilir. Bireylerin önemli bir kesimi maddi ilişkilerden farklı toplumsal bilinç biçimlerine kadar, yani tüm toplumsal ilişkiler nezdinde, hiç olmadığı kadar derin bir mutsuzluk hali içerisindedir. Bu derinlik, söz konusu bireyler bakımından birbirine karşıt iki sonuca ulaşabilir. Bunlardan biri verili mücadele bilincinin pekişmesiyken, diğeri de bir sıkışmışlık bilincinin oluşmasıdır. Öyle ki sözü geçen olumsuz toplumsal içerikler, mevcut düzene muhalif bireylerin dikkate değer bir kesiminde, yaşamlarını belirleyecek düzeyde bir can sıkıntısı deneyiminin başlıca etkenleri haline gelmişlerdir.

Sıkışmışlık bilincinin oluşumu ve kimi sonuçları
Düzenin kuşatması karşısında kimi bireyler, kendilerini kapısı ve penceresi olmayan bir odanın içinde sıkışmış biçimde tahayyül ederler. Bu tahayyülün arkasında bireyin bir yandan kendisini kuşatan düzen ilişkilerini bütünüyle ya da önemli oranda reddetmesi, bir yandan da kendisine nefes alabileceği bir alan kalmadığı ve bu kapatılmayı engelleyemediği düşüncesini edinmiş olması bulunmaktadır. Birey böylece bir sıkışmışlığın içinde kalakaldığını düşünerek, zihninde de bir çözümsüzlük çıkmazının oluşmasına neden olur. Bunun sonucu süreğen, kalıcılaşan bir can sıkıntısıdır.

Bir süreğenlik kazanan can sıkıntısı, beraberinde süreklilik arz eden bir hiçbir şey yapmama isteğini getirir. Bu durum bastırılabildiği oranda ve dolayısıyla değişen farklı biçimlerde kendisini ortaya koyar. Böylece birey işe gitmek gibi birtakım zorunlu etkinliklerde bulunmak dışında ancak kendisini ikna edebildiği ölçüde yaşamını etken biçimde sürdürür. Aksi durumda ise, kendisini kuşatan koşulların olumsuzluğuna sıkça atıfta bulunarak, onlar karşısında çok büyük oranda edilgen kalır. Bireyin değişim için çaba göstermenin herhangi bir yararı olacağına dair inancı da kalmamıştır. Hatta pek çok zaman çaba göstermeyi sürdürenlerin karşısında konumlanır. Bu durum bireyin kendisini mevcut konumu için ikna edebilmesinin başlıca yollarından da biridir.

Bu kalıcılaşan can sıkıntısı olduğu biçimde devam edebileceği gibi, bireyin sıkışmışlık bilincini aşamadığı ama ona karşı durmaya çabaladığı iki başa çıkma biçimine de yönelebilir.

Bunlardan ilki duyarsızlaşmadır. Bireyin duyarsızlaşması, toplumsal sorunları mümkün olduğunca bilincinin dışına itmesi ve beraberinde toplumsal olan hemen her şeye karşı kendisini edilgen kılması anlamına gelir. Bu durumda verili olumsuz koşulları sessizce kabullenirken, kendini sadece birtakım gündelik pratiklerle sınırlar. Birey, birbirine benzer etkinlikleri bir diğerine eklemleyerek, ortaya bir rutin çıkarır. Bu rutine elbette kimi “sosyal aktiviteler” de dâhil olabilir. Bu şekilde bireyin rutin listesi de tamamlanmış olur.


Birey, halihazırda belirlemiş olduğu rutin dışında bir konuyla yüzleşmek mecburiyetinde kaldığında ise, kayıtsız kalması ve ondan kaçınması muhtemeldir. Bu noktada toplumsal olanı yok sayarak sıkışmışlık hissinden kurtulabileceğine ve ötesinde, savunduğu ilkeleri önemli ölçüde koruyabileceğine inanmaktadır. Bu inancın bedeli ise, kendisine ve tüm topluma dayatılan olumsuzlukları, onları görmezden gelerek, dolaylı şekilde onaylamaktır.

Bir diğer başa çıkma biçimi ise içe kapanmadır. Bireyin içe kapanma süreci, kendisine “kapalı kaldığı oda”nın sınırları içinde, ama aynı zamanda ondan ayrı da olan bir sığınak oluşturmasıyla başlar. Bu sığınak, bireyin yaşamının odağındaki ev halinden, kendisine yakın birkaç kimseyle kurduğu dar bir ilişki ağına kadar kapsamı olan küçük bir dünyadır. Bu noktada birey, sığınağını savunduğu ilkelere dayalı ve mümkün olduğunca “dışarı”dan yalıtılmış şekilde inşa etme çabasına girer. Beklentisi sığınağının ilkelerini korumada bir kalkan görevi görmesidir.

Birey, sığınağın dışındaki yaşama katılımını, bu küçük dünyayı korumak için ödediği bir bedel olarak kabul eder. Bu sırada söz konusu alanını korumak adına, toplumsal sorunlara dair pratiklere dâhil olma konusunu da halihazırda gündeminden çıkarmıştır. Ve toplumsal sorunları ancak masa başı sohbet ortamının başlıca konusu olarak değerlendirir. Bu bağlamda ortaya koyulan anlatılarda yapılacak en iyi şey, en fazla derin birkaç iç geçirme olabilir. Öyle ki birey dayatılan toplumsal olumsuzluklar karşısında edilgen kalmayı halihazırda çoktan kanıksamıştır.

Her iki başa çıkma biçimi de can sıkıntısını oluşturan koşulların ortadan kaldırılmasına ya da en azından aşındırılmasına değil bastırılmasına yöneliktir. Başka bir deyişle koşulların değiştirilmesi için mücadele etmek yerine belirli ilkeleri görece koruyarak süreğen bir can sıkıntısı karşısında cılız da olsa bir iç dayanak oluşturma çabasıdır. Ne var ki, bireyler bilincinde olsalar da olmasalar da, korumayı arzuladıkları ilkeler kendileri nezdinde adım adım aşınmaktadır. Her iki koşul altında da nihayetinde, düzen karşıtı düşünce ve eylem zincirinden kopulması, böylece düzen karşısında ortak bir karşı koyuş olanağının yitirilmesi söz konusu olur. Böylece sonuç, düzenin dayattığı düşünce ve eylem yapılarının bünyelere sızarak ilkelerin aşındırılması ve en sonu düzene büsbütün eklemlenmenin yolunun açılmasıdır.

Bir panzehir olarak mücadele
Can sıkıntısı -bireysel ya da toplumsal- esasen diğer duygu yapıları gibi bünyenin olmazsa olmazlarından birini oluşturur. Belirli bir “olumsuzluk” karşısında bireyin sergilediği ilk reddiye biçimlerinden birisidir. Ayrıca Benjamin’in ifade ettiği gibi, kimi zaman da yeni bir düşünce ya da eylemin “doğum sancısı”dır.3 Fakat can sıkıntısının süreğen bir hal alması ve böylece zihnin belirleyici unsuru haline gelerek eylemi reddeden yerleşik bir bakış açısının, eşdeyişle bir sıkışmışlık bilincinin oluşumuna mahal vermesi, bireyin kendini büyük oranda hareketsiz kılmasına neden olur. Böylesi bir koşulun ortaya çıkmasında elbette birçok etkenden bahsetmek mümkün.

Bunlardan başlıcaları, düzenin kapsamlı saldırıları ve bu saldırılar karşısında duran örgütlü mücadelenin zayıflığı olduğu gibi, bir üçüncü de bireyin bilinç bakımından o güne kadar edindiği -düşünce ve eylem bakımından- birikimi, duyarsızlaşma ve içe kapanma fiillerini reddederek, söz konusu olumsuzluklar karşısında, hangi ölçüde başa çıkma yönünde kullanabildiğidir. Bu sonuncu etkenin bir sıkışmışlık bilincinin oluşumuna kapıldığı bir eşikte, bireyin kendisini bir yanılsama içerisine hapsetmesi kaçınılmazdır.4

Bireyin deneyimlediği yanılsamanın başlıca içeriği, düzenin daima yenilmez olduğudur. Bu düşünce beraberinde birey, düzenin çatlaklarını ve çoktan yıkılmış kısımlarını, dahası zayıf noktalarını ve hangi olanaklar ve olasılıklar doğrultusunda yenilgiye uğratılabileceğine ilişkin olası öngörüleri gör(e)meden, ona yapısal bir yenilmezlik atfeder. Bunun sonucu, olanı olduğundan daha olumsuz biçimde değerlendirme ve akabinde kendini sahte bir gerekçe uyarınca -bireysel ya da örgütlü- mücadeleden alıkoymaktır.

Bu noktada düzen, bireyin çaresizlik halini besleme niyetiyle ideolojik baskı aygıtlarını söz konusu yenilmezlik yanılsamasını mümkün olduğunca derinleştirme ve kalıcılaştırma yönünde işe koşar. Böylece kişilere ve kurumlara dönük artan saldırıları, elindeki imkânlar doğrultusunda yoğun biçimde sergilerken, kendi zayıflıklarını ve muhalefetin kazanımlarını hasıraltı eder, kendisini ve siyasetini eksiksiz, işleyen ve kusursuz bir yapı olarak sunar. Bireyin resmi tarih yazımının tüm bu “yalanlar”ına boyun eğmesini bekler...

Düzenin sıkışmışlık iklimini yoğun biçimde beslediği zamanlarda, örgütlü ya da kendiliğinden gelişen coşkulanım halleri, puslu havayı seyrelten birer esinti olarak değerlendirilebilirler. Bu coşkulanım hallerine ilişkin bir örnek olması bakımından, içeriği sınıf yararına yorumlanmış ve belirlenmiş paydası alınmak kaydıyla, kısa süre önce başlayan T A M A M kampanyasına değinilebilir. Öyle ki, kampanyanın en önemli sonuçlarından biri de, sıkışmışlık bilincine kapılmış çok sayıda kimsenin dikkatinin içinde bulunduğu koşullar karşısında bir seçenek olarak mücadeleye çekilmiş olmasıdır. Bu durumun nicelik ve nitelik bakımdan ne kadar mücadeleye yansıyacağı ise örgütlü güçlerin ve örgütsüz kesimlerin icrasına bağlı olacaktır…

Bireyin toplumsal mücadelenin, tüm bu çabanın bir noktasından tutmasının bedelinin, duyarsızlaşmaktan ve içe kapanmaktan daha az olduğu ifade edilebilir. Birey mücadele etmekten geri durarak, bir yandan eylem halindeki özneleri yalnız bırakır, değişim için verilen toplumsal mücadelenin bir kişi eksilmesine neden olur; bir yandan da, farkında olsun ya da olmasın, düzen karşısındaki tam ya da görece alternatif varlığını korumanın olanaklarını yitirir. Bu sonuncu noktasında, öyle ki, düzen karşısında korunmanın yolu, duyarsızlaşma ve içe kapanma değil, birey nezdinde verili alternatifin yaşatılmasıyla, düşünce ve eylem bakımından mücadele etme fiilinin kararlı şekilde benimsenmesidir.

1 Kullanımın kimi ilk örnekleri için bkz. Situationist International, Leaving the 20th Century: The Incomplete Work of the Situationist International, çev. Christopher Gray, London: Rebel Press, 1998, ss. 36, 115.
2 Bu çalışmada birey kavramının içeriği esasen işçi kavramıyla birlikte düşünülmektedir.
3 Walter Benjamin, “The Storyteller”, Illuminations: Essays and Reflections, New York: Schocken Books, 1968, s. 91.
4 Bu noktada Lenin’in eleştirisi şu şekildedir: “Umutsuzluk, kötülüğün nedenlerini kavrayamayan, bir çıkış yolu bulamayan ve mücadele etmede aciz kalan kimselerin karakteristiğidir.” Bkz. Vladimir Ilyich Lenin, “L. N. Tolstoy and the Modern Labour Movement”, Lenin Collected Works Volume 16, s. 332.

En Çok Okunan Haberler