Karayel

Kar yağacak diyor, hem de çok yağacak, yollar kapanacak, kimse evinden çıkamayacak… Sonra diyor, iktidar yanlısı gazetelerin genel yayın yönetmenleri görevden alınmış. Bu çok önemsiz diyor, annelerinin ayak kokusunu bilmeyen feministler dahil herkesi görevden alacaklarmış, solcuları, işçileri, üniversite öğrencilerini, sanatçıları… Hatta yurtdışından gazetecileri, devlet başkanlarını… O kadar çok görevden alacaklarmış ki, sıra kendilerine geldiğinde görevden alınmaları için başka birine ya da e-postaya, telefona, telgrafa ihtiyaç olmayacakmış; zeytin ağaçları, maden ocakları, fabrikalar, santral ya da inşaat yapılmak istenen bağlar bahçeler fısıldayacaklarmış görevden alındıklarını… Zaten sürekli fısıldıyorlarmış, fısıltılar şimdilik geceleri rüyalarına girip yataklarından sıçratıyormuş onları… Deliliği uyandıran bir sesmiş o, Latin Amerika’da “Kara Yel” diyorlarmış, bir kere pencere açılıp odaya sızarsa, duvardaki bir tabloyu düşürür gibi sahte olan ne varsa söküp atıyormuş insanın içinden…

Çok kar yağacakmış, o kadar çok yağacakmış ki, kimse içinden çıkamayacak, ellerini ovuştura ovuştura içlerinde ateş yakacaklarmış; hani şu köze dönen ateşi alevlendireceklermiş. Sonra herkes o ateşin başında, kendi gölgeleriyle karşılaşacakmış, her zamankinden farklı olarak konuşacakmış o gölgeler. İnsanlar, konuşan bir gölgeleri olduğu için önce çok korkacaklarmış ama daha fenası o gölgeler, kendilerine söylenen yalanları birer birer yüzlerine vuracaklarmış, çünkü mutlu değillermiş, kandırılmış, aşağılanmış ve sömürülmüş oldukları için öfke dolu olacaklarmış; ayrılmak isteyeceklermiş, ayrılıp çok uzaklara gitmek... Çünkü yaşadığımız bu hayat kocaman bir toplama kampına dönüşüyormuş; devletin polisiyle, idari kurumlarıyla gündelik hayatın her yerine burnunu soktuğu, dahası, moleküler bir biçimde okula, aileye, bilinçaltına nüfuz ederek her gölgeye Guattari’nin “evrensel suçluluk duygusu” dediği şeyi damıtıyormuş… Hani, toplama kampından sağ çıkanların yaşadığı o duyguya benziyormuş; hayatta kalmayı suç ortaklığına dönüştürmüşler, böyle dönüyormuş düzenin çarkları. Ama birileri o ateşin başında gölgeleriyle dans edecekmiş, suçluluk duyguları ateşte yanıp kül olurken.

Ben demiyorum bunları, o diyor, yani gölgem… Bana, diri ol diyor, sokağa çıkartıp insanların arasına karıştırıyor, Ece Ayhan’ın bir dizesini fısıldıyor kulağıma sürekli, “Artık atının üzerinde sevişmeye alışmalısın…” Benimle birlikte kitaplar okuyor, Guattari’nin ‘Kaçış Çizgileri’ kitabını okumuştuk geçen gece, elektrikler kesikti ve Kara Yel pencereden girip mumu söndürmeden yanımıza kıvrılmıştı. Demişti ki o gece, iktidarlar ne kadar gerçeği dondurmaya çalışırsa çalışsın, salgınlar, krizler, savaşlar, istilalar, isyanlar gibi büyük olaylar, moleküler düzeyde başkalaşımlara yol açacak. Gezi’den sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını söylerken insanlar, uydurmuyorlardı. Ne Ebola virüsü sadece bir virüs, ne IŞİD sadece bir örgüt, ne de ekonomik kriz sadece bir kriz… “Kişi ya iktidarların katmanlaşmasını en derinden tercih eder, ya da arzunun kaçış çizgilerini takip etmeyi ve önceden yerleşmiş donanımlardan, egemen yinelemelerden, kısıtlayıcı anlamlardan kurtulmayı benimser.” Klasik anlamda hak talep eden bütün muhalif ve siyasi hareketlerin artık kendi içlerinden çıkıp başkalarına açılması, siyasi mücadelenin gündelik hayatla bağının kurulması, entelektüel ile militanı, adli mahkûma, fahişelere vb sistemin bütün kurbanlarına eklemleyen, rehberlik ya da öncülük edilmeyen, yani kendi içine kapanmayan yeni eylem tarzlarının ortaya çıkmasından başka bir çare yok.

Kar yağacak, hem de çok yağacak…

En Çok Okunan Haberler
  • Atıf Yılmaz’ın Osman Şahin öyküsünden uyarladığı Adak’ın (1979) başında, köylü karakterlerden birinin röportaj sırasında
  • Biraz da dilden konuşalım... Bıkkınlık veren “siyasal gündem”den başımızı kaldırıp “Dil
  • Türkiyeli öğretmenlerin bir ‘Öğretmenler Günü’ bile yoktu, ama  mangal gibi
  • Okullarda zorunlu ve seçmeli diye iki tür ders vardır. Zorunlusu, devlet tarafından belirlenmiş, öğrencinin