Kardaki izler

Karın, şehri beyaz bir örtüyle kaplar gibi yağışını izlerken, sessiz uzlaşıların geleceğin üzerini nasıl örttüğünü düşünüyordum. Kendilerine verilen gerçekliği “miş gibi” yaşamak zorunda kalan insanların, acımasız ve kurnaz bir iktidara boyun eğişlerindeki çaresizliği… Walter Benjamin, “Tek Yön” adlı kitabında, “garip bir zıtlık” dediği şeye dikkat çekiyordu, şaşkınlık içinde: “bu toplum –ki her bireyi gözünü sadece kendi zavallı esenliğine dikmiş- hayvansı bir bilinçsizlikle, ama hayvanlardaki bilinçsiz bilgiden de yoksun, kör bir kitle olarak her türlü, hatta en göze görünür tehlikenin bile kucağına düşüyor; ve bireysel hedeflerin farklılığı bunları belirleyen güçlerin özdeşliği karşısında anlamsız kaçıyor.”

Seçimler yaklaşırken, parlamenter demokrasinin yetersizliğini bile tartışamazken, insanların bilinçsiz bilgiden bile mahrum bir şekilde, sözde kendi bireysel çıkarlarını düşünerek “acımasızlık ve kurnazlıkta” birleşmiş olanların iktidarıyla uzlaşılarını sürdürme ihtimali, fena halde can sıkıcı. Walter Benjamin, “toplumun alışılmış, ama bu arada çoktan kaybedilmiş olan hayata bağlanışı”yla ilgili umutlu değildi. “Zekâyı kullanmanın insana özgü türü olan ileriyi görme yetisi”nin bile, bu bağlanış yüzünden saf dışı kalması, ahmaklığı toplumsal yaşamda hâkim kılıyor derken, sadece yaşadığı dönemdeki toplumu tarif etmiyordu.

Hayata bağlanışın kaybedilmesi, Vaneigem’in bahsettiği, aşağılanmaların ve saldırgan tutumların mübadelesinden oluşan “gündelik hayatın ekonomisi”ni yaratıyor ki, mikroplardan değil, daha çok stresten kaynaklanan hastalıklarla ölüyor artık insanlar. Toplutaşıma araçlarına ite kaka binmek zorunda kalan, bürolara, fabrikalara kapatılan kalabalığın içinde insanların hayata bağlanışının tükenmesi kaçınılmaz. Ama hayata bağlanmayı, yine kalabalıkların içinde, bürolarda, fabrikalarda, yani koptuğu yerlerde aramak gerekiyor.

Vaneigem, “Gençler İçin Hayat Bilgisi”nde, “kıskançlık”tan bahseder uzun uzun. Ama kıskançlık dediği şey, aslında Melanie Klein’ın “Haset ve Şükran” adlı kitabındaki “haset” tanımına uyuyor daha çok. Walter Benjamin’in yakındığı, insanlardaki “ileriyi görme yetisinin” kaybını ya da toplumun göz göre göre tehlikenin kucağına gidişini Vaneigem, “haset”le açıklıyor: “Dünyanın harabeye dönüşmesini, sahteliği, parçalanmayı görmemizi engelleyen yanılsama nedir? Kendimi mutlu sanmam olabilir mi? Pek değil! Böyle bir inanç, ne öfke patlamalarına, ne de çözümlemeye direnebilir. Tersine, olumsuzun dolayımıyla bize katlanılabilir bir varoluş duygusu veren şey, bizim için bitmek tükenmek bilmeyen bir çekememezlik ve kıskançlık kaynağı olan başkalarının mutluluğuna inançtır. Kıskanıyorum, öyleyse varım.” Gerçekte, haset edilecek öyle bir mutluluk da yoktur. Hem, Melanie Klein’ın dediği gibi, haset, insanın kendi mutsuzluğundan ve değersizlik duygusundan kaynaklanır. Tüm o akışkan aşklar, kumdan kalelere benzeyen sahte benlikler, ahlakçı ahlaksızlıklar, muhafazakârlığı yayan korkuyla sarmaş dolaş hasetle koparıyor hayatın bağlarını.

Peki ya, mutluluk?... İmkânsız mı böyle bir hayatta, “miş gibi” yaşamaya zorlanırken? Walter Benjamin’in mutluluk tanımı, bence her şeye çare: “Mutlu olmak demek, ürküntü duymadan kendinin farkına varabilmektir.” Ne mal mülk, ne şan şöhret, ne iktidar güç, ürkmeden kendinin farkına varabiliyorsan yağan karı izlerken, mutlusundur… Hayatla bağ, insanın kendisiyle kurduğu bağla korunur; edebiyat ve sanat, o bağ olmazsa kurur…

Gözlerimi kapattığımda, kar, içime yağıyordu; başka bir hayatın mümkün olduğunu bilmenin huzuruyla…

En Çok Okunan Haberler