Karşıya geçmek

Selim Martin - Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi

Önceki yazıda, bonservisi elinde olan tanrıları anlatma sözü vermiştim biliyorum. Ancak, ölüler ülkesi hakkında o kadar çok soru geldi ki, en son ben de kendime sormak zorunda kaldım neden “Ölüler Ülkesi Yazıları” diye. Madem sordum, cevaplayayım müsaadenizle.

Cansız, yaşamayan ya da en bilindik şekliyle ölü; ömrün sonunu, bildiğimiz hayatın bitişini anlatır. Ya hayatımız bitmeden ölmüşsek? Ölüm, tüm bilinenlerin yanında, aslında, kişideki bilinç kaybını, açık bir keskinlikle anlatmaya yarayan sihirli kelimedir. Ölü; yemez, içmez, hiçbir şeyden tat almaz, olan biteni fark etmez, sevemez, üzülemez, elbette gülemez ve ağlayamaz. O zaman soralım, ölü başka kime denir? Hiç sevmediği biriyle evlenmek zorunda kalan ya da bir işte çalışmak zorunda olan; en sevdiklerini yitirmiş, ülkesinden, ailesinden kaçmak zorunda kalmış bir kişi ölüdür. Bir de tersinden bakalım; taze bir meyveyi dalından yememiş, masmavi denizlere bir kez olsun dalmamış, birine sımsıkı sarılıp, uzun uzun öpmemiş birisi de ölüdür. Ya elinde kılıç ile televizyon başında bekleyip, bir dizide fethedilen yerlere bayrak dikmek isteyen, ancak bunu hiçbir zaman yapamayacağının bile farkında olmayan, yokluk, dışlanmışlık ve yalnızlık içinde olduğu halde, kendisini dünyanın merkezinde sanan, gerçekle bağını koparmış kişi de ölü değil midir? İşte bu yüzden yaşadığımız yer bir ölüler ülkesidir. Ve yazılarımız -yukarıdaki nedenlerden hangisi yüzünden ölmüş olursa olsun bizim olan- ölülerimizi kurtarmak üzerinedir.

Yılgınlık yok, ilk kez ölmedi ki bu coğrafya. Yukarıya çıkmak için en dibe vurmak lazım diyenleriniz olabilir. Vuralım vurmasına da önce elimizdeki diğer seçenekleri bir deneyelim. En iyisi mi biz, kendimizinkini tanımak ve anlamak için şimdi söylencenin daha da derinlerine inelim ve sol elimizde birer meşale ile ayak basalım başkalarının ölülerinin ülkelerine.

Neresidir “Ölüler Ülkesi”? Bilinenin aksine, cennet-cehennem ikilisi sadece tek tanrılı dinlerde karşımıza çıkmaz. Birçok kültürde “ruhun ebedi mekânı”, aynı anda hem iyiyi hem de kötüyü barındıran, kimi zaman korkutucu kimi zaman da arzulanan, fiziki bir yer olarak tasvir edilir. Işığı kuvvetli bir meşaleyi tutalım Platon’un sözlerine ki bu sözler kendisinden önceki bilinenleri kurallı bir öğreti haline getirmiştir; “Ölenler götürüldükleri yere vardıklarında, saygın ve kutsal bir yaşam sürmüş olsunlar ya da olmasınlar, öncelikle yargılanacaklardır. Orada oturacak ve orada arınacaklardır. Yapmış oldukları kötülüklerden günahlarının bedelini ödeyerek kurtulacak, iyilikleri için de layık oldukları ölçüde ödüllendirileceklerdir. Kabahatlerinin büyüklüğünden dolayı düzelmeyecekleri düşünülenlerin payınaysa bir daha asla çıkamayacakları Tartaros’a atılmak düşecektir.”

Herkes, öteki dünyada olacakların, bu dünyada yaptıklarımıza göre değişeceğini söylüyor bizlere. Varsın olsun diyelim. Diyelim de nasıl geçeceğiz öteki dünyaya? Tut kardeşim elindeki meşaleyi geldiğimiz yöne, nerden gelmiştik ki buraya? Kimse sağına soluna bakmadı mı gelirken? E o zaman açalım mitolojik navigasyonumuzu, dikkatle bakalım ölüler ülkesine giden yolların birkaç tanesine.

İnsanı bedeninden ayırdığımızda ruh kalır geriye diyor Platon; akıl, irade ve istek üçlüsünden oluşan bir ruh. Peki, kim söyleyecek bize öldüğümüzü? Kim rehberlik edecek ruhumuza? Eğer Zeus’a inanan birisi olsaydım, Thanatos ebeleyecekti beni -öldün sen çık- diye, sonra ise Azrail demişiz onun adına. Ölseydim eğer M.Ö. 5. yüzyıl civarında, Hermes alıp götürecekti beni en son sınıra, “Styiks Nehri’ne”. Ne de korkutucu kolları vardır onun; “Lethe” Unutuş ırmağı, “Akheron” Keder ırmağı, “Aornis” Issız ırmak, suları buz “Kokytos” Ağıt ırmağı ve kaynayan “Pyriphlegethon”. Hangisinden geçirir beni acaba kayıkçı Kharon? Ücreti de peşin istiyor haspam, neymiş efendim Obolos’u ödemeden kayığa falan binemezmişim. Arkadaşım ya para olmasaydı yanımda? Böyle iş mi olur, şikâyet edeceğim sizi diye haykırırken, tek tanrılı, imarı ve toplu ulaşımı seven, dinler yetişti imdadıma. Hemen bir köprü yapıldı fokurdayan cehennem üzerine, “Sırat”. Öyle tek başına geçemezsin üzerinden, önce kıyamet kopacak, tüm ölüler toplanacak. Günahların ve sevapların rehberlik edecek sana. Ücretine gelince; iktisatçılar ön ödemeli sistem diyorlar, yaşarken kestiğin hayvanlara binerek geçeceksin köprüden. E kefenin cebi yok, yanına para alma derdine son.

İçerisi çok kalabalık. Bakın, bu kurnazlığı ile ünlü Sisyphos değil mi? Ne konuşuyor öyle ölülerin tutsak kraliçesiyle? Şu, elinde kendi icadı bir dinamit çubuğu tutan Alfred Nobel galiba. Ona “Nobel” verilmedi tabi. İşte Süleyman Efendi, duvara el yazısı ile “mısra i meşhurunu” yazmakla meşgul. Demek iyiler ve kötüler bir arada. İçinden mantar şeklinde bir bulut yükselen çukurda görebilirsiniz Truman’ı, Hitler’i, Saddam’ı, Bosna Kasabı’nı ve Monsanto’nun sahiplerini. Mis gibi de bir elma kokusu geliyor iyi mi? Gelmişken, mevsimleri sorayım diye Persephone’ye dönünce fark ettim Sisyphos’un ortadan kaybolduğunu. Herkes çukurun yanına toplanınca tüymüş olsa gerek. Demek ki buradan çıkmanın bir yolunu o da bulmuş. Takılın peşime dönüyoruz. Burada öğrendiklerimizi anlatmak gerek kendi ölülerimize. Belki yaşarken koruduğumuz hayvanlar sayesinde çıkarız bu cendereden belki de buradan geri dönebilenlerin öyküleri sayesinde. O zaman söylencemiz devam etsin ve dönüş öyküleri yazılmak için sıraya girsin. Viya Böyle!

En Çok Okunan Haberler