Kaybedilenler bize bakıyor

...

“Turan Sağlam’ı ailesi buldu mu bilmiyorum, Mahmut Kaya hala kayıp… Ben şimdi yaşıyorsam bu iki kişinin ölümünden dolayı yaşıyorum. Şu anda 50 yaşındayım, o zaman 20 yaşındaydım. 30, 31 yıldır bu yükle yaşıyorum, yaşadığımdan tat alamıyorum. Çünkü onlar ölmeseydi şimdi ben hayatta değildim. Size bu sorumlulukla ve vicdanla anlatıyorum…”

Davut öğretmen bunları Cemil Kırbayır’ın gözaltında kaybedilmesini araştıran komisyona* anlatmıştı, 2011’de. Bahsettiği tarih 12 Eylül’ün birkaç ay sonrası. O da Kırbayır ile aynı yerde tutuldu, ağır işkence gördü. Hayatının kalanını, Cemil, Turan, Mahmut gibi ölmemenin vicdan azabıyla yaşadı.

Cinayeti işleyenlerin değil ama hasbelkader sağ kalanların vicdan azabı duymasına aşinayız.

Azap bireye, hesap topluma ait.

Kaybedenler bulunsun, yargılansın, cezalandırılsın

Cumartesi Anneleri, dünkü eylemleriyle Galatasaray meydanında 600. haftayı idrak etti.

600 haftadır aynı taleplerle: “Kayıplarımızın akıbeti açıklansın, kaybedenler bulunsun, yargılansın, cezalandırılsın.”

Çocukları büyüdü, kendileri yaş aldı, bazıları yaşamını yitirdi. Hatta nöbeti ikinci, üçüncü kuşaklar devraldı.

Ellerindeki fotoğraflardakiler ise hep aynı yaşta, hiç değişmedi. Yıllardır zihnimize kazınan bakışlarından tanıyoruz tüm fotoğrafları, değişmeden bakıyorlar. Sorar gibi, anlar gibi bakıyorlar.

Ölüler genç kaldı.**

Mesela Cemil Kırbayır var, hatırlarsınız annesi, Berfo Ana oğlunu 33 yıl aradı. 21 Şubat 2013’te, 105 yaşındayken öldü. Uzun bekleyişi Cemilinin kemiklerini evine götüremeden bitti, şimdi onun yerine oğlu Mikail Kırbayır bekliyor.

“Bir ölüm sizinki mi, diyecek olan vardır” deyip ölümle kayıbın farkını anlatmıştı Mikail Kırbayır: “Olur, ölür, ‘Doğumla ölüm, Allah’ın emridir’ deriz. Kimlerin yakınları ölmemiş ki… Ama acıdır, mezarının, nerede olduğunun, suçlularının belli olmaması. Belirsizlik zor.”

Mesela Ali ve Ayhan var. İki kardeşten üniversite öğrencisi Ayhan Efeoğlu 6 Ekim 1992’de, 25 yaşındayken, inşaat mühendisi Ali Efeoğlu da 5 Ocak 1994’te, 29 yaşındayken İstanbul’da gözaltına alındı, ikisi de kaybedildi. Polis Ali’yi soran ailesine “Kardeşinin yanına gitmiştir” dedi, Ayhan Çarkın “Ellerimle gömdüm” dedi, ailesinin açtığı tazminat davasına yanıt veren İçişleri Bakanlığı “idarenin eylemidir” diye kaybettiklerini kabul etti… Sonuç? Zamanaşımı. Dava bitti, dosya kapandı.

Mesela üç yaşındaki Dilek var. Dersim merkeze bağlı Gökçek köyünün Mirik mezrasında sürekli operasyonun olduğu 1994’ün Eylül ayında kaybedildi. Mezrada yaşayan iki aileden 63 yaşındaki Hıdır Işık, 31 yaşındaki Hatun Işık, 22 yaşındaki Yeter Işık, 29 yaşındaki Elif Işık, 37 yaşındaki Düzali Serin, 34 yaşındaki Gülizar Serin’le birlikte Dilek de gözaltına alındı. Bir operasyonda iki aile kaybedildi.

Cemil Kırbayır’ın işkencede öldürülüp kaybedilmesinden 36 yıl, Dilek’le Ali’nin kaybedilmesinden 22 yıl sonra yeni bir fotoğraf eklendi kaybedilenlere: Hurşit Külter. O da 122 gündür kayıp. Adına darbe, OHAL, sıkıyönetim ne denirse densin, yaşadığımız karanlığın adı aynı: Kayıp…

“Biz almadık”, “Burada değil”, “Gözaltı kaydı yok”.

Bu sözler en az 472 kez tekrarlandı şube kapılarındaki ailelere. En az 472 kişi gözaltında işkencede öldürüldü***, cenazeleri bilinmeyen bir yerde.

AKP 2011’de, o günkü politikası gereği kaybedilenlerin ailelerine umut verirken, katilleri korumaya devam etti. Zamanın başbakanı Erdoğan, kaybedilenlerin aileleriyle 7 Şubat 2011’de görüştü. Görüşmeden çıkanlar “Somut bir şey söylenmedi, elimiz boş dönüyoruz” dedi.

Siyasi iktidarın adalet gibi bir ajandasının olmadığı da kısa sürede ve bir kez daha ortaya çıktı. O dönem açılan davalar bir bir düştü. Cinayetin hesabı sorulur mu, umuduyla ve cebindeki son parasıyla Diyarbakır’dan Ankara’daki, Muş’tan İzmir’deki mahkemeye sürüklenen kayıp yakınları aynı acıyı tekrar yaşadı. Politika değişince geriye tazelenmiş acıları kaldı.

Failleri belli, sebep neydi?

Gözaltında kaybetmenin devlet politikası olduğu hep söylenir de, o politikanın birkaç delirmiş insanın kişisel intikam duygularının ürünü olmadığı hep unutulur. Yaşananları dinleyip hayatta kalmış olmanın suçluluk duygusunu anladıkça ve dahi hak verdikçe, işkenceciler bir süre sonra fantastik filmlerin kötü karakterleri gibi görünmeye başlayabilir. Katillerin, toptan ve planlı bir siyasetin tetikçileri oldukları gözardı edilir. Oysa sadece polisi değil siyasetçisiyle bürokratıyla, tekmil kurumları ve sermayesiyle iktidar, ekonomik ve siyasi bir makinedir. Eh, haliyle vicdanı da yoktur.

Ölülere eskimiş birer anıt gibi davrandıkça “hesap sormak” boş bir tekerleme olabilir. Ölülerin neden “kaybedildiğini” anlamadan, bıraktıkları yerden devam etmeden, o tıkır tıkır işleyen makinenin dişlilerine çomak sokmadan işkenceci heyula görünür, devlet erişilmez bir dev, ölüler de sararmış fotoğraflar olur. Devletin neden mezar yerlerine tahammül edemediği de soru işareti...

Lakin o ölüler, ısrarla, inatla haftalardır, yıllardır aynı meydandan haykıran Cumartesi Annelerinin elinde yaşama kavuşur, aramıza karışır.

Çünkü o meydan sadece anmanın değil, hesap sormanın yeridir. Sadece ölülerin değil, aksine çoğunlukla katillerin adı hatırlatılır. Memleketin hafızasına birçok katilin adı, o meydanda kazınmıştır. Tetikçilerin uykuları o meydandan haykırılan sözlerle kaçmıştır. O meydanda ölülerin bulunması kadar, öldürenin cezasını çekmesi istenir.

Haftaya 601. oturma eylemi var, aynı yerde, aynı saatte.

Son sözü “Anneme gitmek istiyorum” olanların anneleri, babaları, kardeşleri, çocukları, arkadaşları aynı pankartın ardında: Failler belli, kayıplar nerede?

* TBMM İnsan Hakları Komisyonu’nun Cemil Kırbayır’ın kaybedilmesini araştıran alt komisyonu, Kırbayır’ın işkencede öldürülüp kaybedildiğine karar verdi, sorumlular hakkında suç duyurusu yaptı. Ancak cinayet soruşturulmadı.

** “Ölüler Genç Kalır”, Anna Seghers’in Almanya›nın 1918-1945 yıllarını anlattığı romanı.

*** Hakikat Adalet Hafıza Merkezi verilerinden.

En Çok Okunan Haberler