Kayboluş…

Bir şiire konsantre olmuş gibi gazete haberlerini okuyordum: Referandum, tutuklu gazeteciler, enflasyon, ensest, tarikatlar, trafik kazaları, patlıcanın faydaları… Kerouac’ın her şeyi idrak ettiğini yazdığı o mektuptaki gibi hissettim bir an. Ayrıntı’dan çıkan Joyce Johnson’ın kaleme aldığı “Jack Kerouac’ın Yalnız Hayatı” kitabında okumuştum şu satıları: “Cazı, Amerika’daki 1.000 farklı şeyi idrak ediyorum, boş bir arsada duran çöpü bile idrak ediyorum.” Kerouac’ınki umutsuz bir idrak edişti, Neal ile birlikte ölümü idrak edişlerinden bahsediyordu.

Herkes, her şeyi idrak ettiğini sandığı zamanlar yaşamıştır mutlaka. Bende kısa sürüyor böyle anlar, idrak etmek ağır bir yük çünkü, yorucu… Kerouac’ın biyografisini okumak, aslında hangi biyografiyi okursam okuyayım, kendi hayatımı gözden geçirdiğim bir serüvene dönüştürürdü. Hayatını okuduğum kişinin yaptığı tercihler üzerine düşünürken... Kerouac, Proust’u keşfedince, asıl yazmak istediği şeye yaklaştığını hissetmişti. Başka birinin sanrıları tarafından ele geçirilmek, bir meditasyona dalar gibi, editörleri ya da okuru umursamadan hücreye benzeyen bir odada yazarak, aklını yitirme korkusuyla sokaklarda dolaşarak… Richmond Hill sokaklarında, onun yanında yürüyordum. Şöyle diyordu: “Edebi kaybolmuşluğu kabul ediyorum. Her şey bana ait çünkü fakirim ben.” Romanını bitirebilmek için bazen çaresizliğe düşüp dualar ediyordu. Blanchot’nun yazmakla ilgili söylediklerini doğrularcasına günlüğüne şöyle yazdığını okudum sonra: “Ben kayboldum ama eserim ortaya çıktı.”

Blanchot, “ben”in kayboluşunu erkten vazgeçiş olarak tarif ediyordu, kişi ancak ben demekten vazgeçince yaşadıklarını idrak ederdi. Kendi idrak anlarımı düşündüm, bir melodinin ya da dizenin peşinde kaybolduğum zamanları…

Deleuze, “Diyaloglar”da şöyle diyordu: “Her şeyden sonra ufak bir hilebazdan başka bir şey değilim. Hain olmak çok zordur, bu yaratmak demektir. Orada kendi benliğini kaybetmek lazımdır, kendi yüzünü kaybetmek. Kaybolmak gerekir, tanınmayan oluş gerekir. Sonuç, yazmanın sonucu? Bir kadın oluşu, bir hayvan, bir zenci oluşunun ötesinde vs. azınlık oluşunun ötesinde, son olarak ayırt edilemezlik-oluş vardır. Oh hayır, bir yazar «tanınmış», bilinen olmayı arzu edemez. Ayırt edilmez, en büyük hızın ve en büyük yavaşlığın ortak karakteri, yüzünü kaybetmek, duvarı delip geçmek veya aşmak, büyük bir sabır ile duvarı törpülemek; yazmanın bunlardan başka bir sonucu yoktur.”

Yaratıcılık ve kaybolmak…Kendi yüzünü, benliğini kaybederek... Ama bu kayboluşun bir geri dönüşü de olmalı, kendini hatırlamanın… Kaybolmanın verdiği korku, geri dönüşün olmaması, çünkü bir “oluş” içindeyizdir, döndüğümüz yer aynı yer olmayacaktır hiçbir zaman. Geçip giden zamanın verdiği hüzün… Aşk da bir kayboluş değil miydi, benliğinden vazgeçiş...
Richmond Hill’in sokaklarında dolaşırken şöyle dedi Kerouac: “Kâğıtlarımın arasında hastalandım ben.” Yazmanın anlamı onun için uyuşturucudan ya da seksten farklı bir şey değildi diye yazmıştı Johnson. Tek istediği, içindeki sıkıntıdan kurtulmaktı. Belki de kayboluş, yazmayı bir iç dökme, kendini avutma aracı olmaktan çıkardığı için yaratıcı bir eylemdi. Ona bunları söyleyemiyordum, çünkü beni görmüyordu, kendime söylüyordum ve sonra okuduğum şu gazete haberlerinin verdiği sıkıntıdan kurtulmaya çalışıyordum. Gazete haberlerinden idrak ettiğim şey, yaşadığım ülkenin de azar azar kaybolduğuydu.


Biyografi kitabının bir yerinde Holmes’tan yapılan şu alıntı, aslında kaybolan bir ülkede yaşamanın ruh hâlini de tarif ediyordu: “Herkes her şeyi gerçekten biliyor ama sadece bunu görmüyorlar… Yani diyorum ki, hayata dair bizim bildiğimiz şeylerin aynısını onlar da biliyorlar aslında!” Bütün bu haksızlıkları, saçmalıkları bilip de görmemek… Bildiğimiz, ama görmeyi reddettikçe kaybolan bir ülke… Kaybolan bir ülkede hatırlamak bir ödeve dönüşmüşken…

En Çok Okunan Haberler