Kendi gençliğinde turist

T2 Trainspotting’in tanıtımlarından birinde tam olarak bu cümleciği kullanmışlar: Kendi gençliğinde turist. Doğrusu, herkes için geçerli sayılmaz. Ben ilk filmi izlediğimde de genç değildim, hem de hiç. Ayrıca ‘T2 Trainspotting’ insanda hiç de öyle lay lay lom turistmiş duygusu uyandırmıyor. Tersine, hadi Begbie zaten hep kendini kontrol edemeyen bir deliydi desek de, diğerleri gençliğin masumiyetini mi desem, kaybetmiş gibi görünüyorlar. Tehlikeli bir yabancı ülkeye yelken açmış bir turist gibi diyelim, en iyisi.

İf 16. İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde çok sevdiğim birkaç film izledim: Koca Dünya, A Man Called Ove/Hayata Röveşata Çeken Adam, The Rolling Stones Olé Olé Olé! (RS hayranlarına hayran kaldım), Billy Lynn’in Uzun Yürüyüşü, Şehrin Son Günlerinde, Bir Günde Hindistan ve yirmi yıl aralı iki Trainspotting filmi. Ismyrne ile Not Every Day Is Spring’i kaçırdım ama halen bir yerde rastlayabilirim umudu içindeyim. ‘Koca Dünya’yı nihayet yakaladığım için de mutluyum.

Ama ‘T2’yi izlemeseydim cidden üzülürdüm. Önce gösterime girecek diye duymuştum. Eski filmi görmesem de olur diye düşündüm Sonuçta, onu da sinemada görmüştük ne olsa. Derken biri, T2’nin gösterime girmeyeceğini söyledi. Hemen programımı değiştirdim. Bana, filmi mutlaka izlememi söyleyen festival arkadaşıma da minnet borçluyum. Önce yirmi yıl geriye döndüm. Mark Renton (Ewan McGregor), Spud (Ewen Bremner), Sick Boy (Jonny Lee Miller) ve Begbie’yi (Robert Carlyle) amaçsız gençliklerinin baharında görüyoruz. Psikopatlığın eşiğindeki Begbie, uyuşturucu müptelalarından nefret etse de, balık gibi içiyor.

Onlarınki iki kuruş para ile kızların peşinde, uyuşturucuya (ya da içkiye) batmış, ağzı iyice bozuk bir gençlik... Irvine Welsh’in aynı adlı kült romanından beyazperdeye uyarlanan ‘Trainspotting’, genç yönetmeni Danny Boyle’a da, genç oyuncularına da şöhret getirmişti. ‘T2 Trainspotting’ ise onları yirmi yılın ardından yeniden yakalıyor. İlk filmin sonunda soygun parasıyla iktisadi bunalım içindeki Edinburgh’u bırakıp Hollanda’ya kaçan Renton, yirmi yıl sonra ev olarak bildiği yegâne yere dönüyor. Soygundan pay verdiği Spud dışındakiler, aldatılmalarını hazmedememiş durumda. Hatta Begbie niyeti iyice bozmuş. Kendisi de hapisten kaçmış zaten. Spud, arkadaşını gördüğüne çok memnun oluyor. Sick Boy ise Renton’a çok kızsa da, iki arada bir derede kalmış sanki. Kızlarla ilişkiler hâlâ sorunlu, ağızlar hâlâ küfürlü, gene üç kâğıt peşindeler ve Begbie yirmi yıl sonra daha da tehlikeli.


İlk filmle bağrımıza bastığımız bu anti-kahramanlar nasıl bıraktıksa gene öyleymiş gibi görünüyorlar ama hayata bakışları farklı. Umutsuz gençlerden, kadere rıza göstermiş, orta yaş eşiğindeki bahtsızlara dönüşmüşler. Yaşlanmışlar elbette ama, değişikliğin sadece fiziki görünüşte kaldığı söylenebilir. Bir araya geldiklerinde, uzun yıllar sonra buluşmuş orta okul arkadaşları gibiler. Herkes bıraktığı yerden devam ediyor, birbirinden ne bekleyebileceğini biliyor. Irvine Welsh de, Danny Boyle da, bütün aşırılıklarına rağmen inanılırlık katmayı bildikleri karakterlerini yirmi yıl sonra almış ve aynı inandırıcılıkla yola devam etmiş. Bence ‘T2 Trainspotting’, bu yıl gördüğüm en iyi filmlerden biri. Çok da iyi oynanmış. Yirmi yıl önceki genç ve yetenekli oyuncular, artık orta yaşın eşiğinde, olgun oyuncular olmuş çıkmış. Dedim ya, varolsun tavsiye edenler.

En Çok Okunan Haberler