Kerameti kendinden menkul durak: Sandık

Fiziksel ve/veya zihinsel emeklerini ücret karşılığında işverene kiralayanların oluşturdukları üretici topluluk bir ‘sınıftır’. ‘Üretici topluluk’ dediğimize bakmayın; sınıflı bir sistemde her çalışan potansiyel bir işsizdir, her işsiz muhtemel bir çalışandır. Sistemin bu ‘doldur boşalt yasası’ ve ‘işin/işsizliğin süresinin bilinemezliği’ kimi zihinleri pelteleştirir, kimi zihinleri söndürür, bazı zihinler de ‘saçmalığın’ farkına varıp tepki verir.

Üretim bandındaki dallanıp budaklanmalar ve emeğin çeşitlenmesi ‘sınıf içinde sınıfların’ oluşmasına neden olmuş, her sınıfsallık farklı yaşam tarzlarını, farklı zihin yapılarını, velhasıl farklı dışavurumları tetiklemiştir. Bahse konu farklılıklar, sistemik yapıya verilen birer (alerjik) tepki, birer savunma refleksi oldukları sürece görmezden gelinmemeli, dahası olumlanmalıdırlar. Ancak yetmez; politik metabolizmayı hareketlendirecek ‘eşik değerine’ yönlendirilmeleri de gerekir.

Zira sistemin/rejimin kendini yeniden üretebilmesi, politik metabolizmadaki ‘kötücül dengenin’ sürmesine bağlıdır.

Kötücül dengeden kasıt; ‘siyasal iktidar-kurumsal muhalefet’ denkleminde en az 1 puanlık fazlalığın her zaman iktidar tarafında olmasını sağlamaktır. ABD’de Cumhuriyetçiler’le Demokratlar’ın oylarının –abartısız- her seçimde yakın seyretmesi demokrasi kültürlerinin derinliğinden değil, kötücül dengeyi kontrol eden araçların gücünden ve oturmuşluğundan kaynaklanır. (Özellikle) Seçim yasasının, ‘sınıf/çokluk/halk’ tarafından belirlenmeyip bizzat iktidarın kaleminden çıktığı bir rejimde ‘sandık’ dolayımıyla dengenin bozulması -imkânsız değilse de- güçtür.

Detay çözümlemelerle satır kaybetmeden doğrudan söyleyelim: Sınıflı toplumlarda yasaları sermayenin bürokratları yapar. (Kurucu) Sol muhalefetin payına düşen, seçim maçına 1-0 mağlup başlamaktır. Memleketteki ‘sağ ittifakın’ son çıkardığı seçim yasası ise maç başlamadan attıkları ikinci goldür. OHAL şartlarında dayattıkları erken seçim kararına gelince; maçı oynamadan kazanmanın yollarından sadece biridir. Sağ ittifak açısından “akıllıca” gibi görünen bu taktiğin ‘politik gasp’ anlamına geldiğini iddia edenler var ki yerden göğe haklıdırlar. Ancak, ‘ilkesizliğin temel ilke haline geldiği’ bir rejimde ‘gasp’ iddiası iktidar tabanına taşınabilirse anlamlıdır. Bunun için yandaş medyanın manipülasyon bariyerinin aşılması; tabanın yapısallaşan ezberinin söküme uğratılması zorunludur. Hangi aparatlarla ne düzeyde sonuç alınacağı denemeden bilinemez. Dolayısıyla soru şudur: Politik gaspların kolayca yapıldığı ve yasalarla engellenme olanağının bulunmadığı bir rejimde ‘muhalefet nerede nasıl yapılmalıdır?’

Köyün zaten göründüğü bir ovada yolu uzatmanın anlamı yok. Kürsülerden yapılan ‘gelin canlar bir olalım’ çağrılarının ya da ‘partiye’ üyelik davetlerinin ‘örgütlü muhalefet’ meselesini çözmediği aşikâr. En başta ‘konjonktür’ denilen o sihirli zemin buna müsait değil. Handiyse bütün araçların sistemik iktidara hizmet ettiği ve (ne yazık ki) ton farkının bu denli çok olduğu bir politik iklimde yapılması gerekenler aşağı yukarı belli: 1) Kurumsal muhalefet ve sandık illüzyonundan kurtulup politik yaşamın hem ana hem ara arterlerine akmak. 2) Her huzursuz bireyin ve grubun ana argümanını/nedenini tespit etmek. 3) Sistemle/rejimle doğrudan ilişkili argümanları/nedenleri bir yana, dolaylı ilişkili olanları bir yana ayırmak. 4) Tasnif edilen argümanlar/nedenler üzerinden bireylere ve gruplara ortak mücadele önermek. 5) Kabul edenlerle başlatılacak ortak süreçlerde -kısa erimli birlikteliklerden ziyade- uzun erimli yapısal birleşmelerin normlarını belirlemek 6) Her ‘farklılığın’ öncelikli ortak norm olan ‘emekle’ ilişkilendirilmesine çalışmak. (Emek, yaşam kurması ve sistemin/rejimin sapkın doğasından doğrudan etkilenmesi sebebiyle kitleselleşmenin en etkili unsurudur). 7) Bütün bunları yaparken, alternatif bir politik yaşamı birlikte kurmanın mümkün olduğu inancını hissetmek ve bu hissi aktarabilmek.

Özetle ve ‘göstergebilimin’ terimleriyle ifade edecek olursak; ‘göstereni olan’ bir dizi söylemi ve eylemi tez zamamda hayata geçirmek gerekiyor. Peki, ‘göstereni olmayan’ muhalefet olur mu; daha da önemlisi bir seçenek olabilir mi?

İsviçreli dilbilimci Saussure ‘göstergebilimin’ kurucusu olarak bilinir. Göstergebilim, ‘anlam’ ileten işaretleri, kodları, kısacası ‘göstergeleri’ inceler. Gösterge, bir ‘kavramla’ onun somut karşılığı olan ‘biçimden’ oluşur. Burada soyut unsur olan kavrama ‘gösterilen’ denir, somut karşılığıysa ‘gösteren’ olarak adlandırılır. Saussure için önemli olan, kavramın nasıl oluştuğu değil, oluştuktan sonraki durumudur. Zira herhangi bir ‘anlam’ iletip iletmemesi buna bağlıdır. Başta dil ve dili oluşturan sözcükler, estetik ve estetik olmayan görseller, davranış biçimleri ve mimikler vb. göstergebilimin alanına girerler. Diğer yandan ‘anlam’ iletmeyen ‘durumlar’ ve ‘dışavurumlar’ da vardır. Söz gelimi, saatlerce süren maç yorumları -göstergebilimin araştırma nesnesi olabilseler de- göstereni olmayan, dolayısıyla kendi içinde dönen konuşmalardır. Yaşamın anlam trafiğini boğmadıkları sürece zararsızdırlar ve fakat olumlayacak halimiz de yoktur.

Hatırlayalım; faşist Franco, bir spor fenomeni olan futbolu, kitleleri oyalamak ve politik yaşamı boğmak için kullanmıştı.

Siyasal iktidarın, ‘ilkesizliği temel ilke haline getirdiği’ memleket rejiminde ana muhalefetin ‘hükümete’ yaptığı itirazlar ve mevcut hukuk sisteminden hak talep etmesi de ‘göstereni olmayan’ muhalefet tarzına örnek olarak verilebilir.

Dolayısıyla, ne iktidar karşıtlarına ne de iktidar yanlılarına bir ‘anlam’ iletmediğinden kurucu seçenek olması neredeyse imkânsızdır.



“Farklı öznelliklerin”, hak gaspları ve usulsüzlükler karşısında aynı anda öfkeye kapılmaları, angaje oldukları hareketlenmelerin yapısallıklarının en önemli kanıtıdır. Siyasal iktidarın manipülasyonla, provokasyonla şunla bunla mobilize ettiği tabanına karşı, kendi inisiyatifleriyle harekete geçen yüzbinlerden, hatta milyonlardan söz ediyoruz.

Buna karşın ‘anlamı’ doğrudan ileten ‘karşı hareketler’ ve ‘muhalif öznellikler’ de var. Emeklerinin karşılıklarını alamadıkları için işi yavaşlatan işçiler, yeşili savunmak için kendilerini ağaçlara zincirleyen çevreciler, okul kantinin özelleştirilmesine karşı alternatif tezgâh açan öğrenciler vb gibi. Kitlesel kalkışmaya dönüşme potansiyeli taşıyan bu tür eylemlerin ve öznelliklerin geleneksel muhalefetin birikimlerinden kopuk olduklarını iddia edemeyiz, zira gökten zembille inmediler. Ancak, çatışma argümanlarına, çatışma mekânlarına ve çatışma tarzlarına bakıldığında ‘geleneğin tam bir devamıdırlar’ da diyemeyiz.

Neoliberal saldırıların ve hak gasplarının yoğunlaştığı son yirmi yılın önemli ‘hareketlerini’ anımsayalım: 1999 Seattle Eylemleri, 2003 Savaşa Hayır (Say no to war!) mitingleri, 2005 Paris Banliyö İsyanları, 2010 Arap Baharı, 2011 İspanya Öfkeliler (İndignados) Hareketi, 2011 Yunanistan Öfkeliler (Aganaktismenoi) Hareketi, 2011 Tottenham Olayları, 2011 Wall Street’i İşgal Eylemleri (Occupy Wall Street), 2013 Sintagma Meydanı Gösterileri, 2013 Gezi Eylemleri, 2016 Fransa Gece Ayakta Eylemleri (Nuit Debout) vb. (Bu satırlar yazılırken Ermenistan Başbakanı Sarkisyan’ın -artan sokak gösterileri karşısında- görevinden istifa ettiği haberi ekranlara düştü).

Söz konusu hareketlerin büyük oranda ‘kendiliğinden ve öndersiz’ oluşları, (İspanya ve Yunanistan hariç) ülke yönetimlerine doğrudan dâhil olamayışları ‘örgütsüzlüklerinden’ kaynaklansa da, gerçekte son derece yapısal hareketlerdir. Sorun, kolektif siyasete evrilememeleridir. Geleneksel örgütlenmenin bilgisine sahip olsalardı kuşkusuz çok farklı olurdu. Lakin içsel dinamikleri, dışavurum tarzları ve talepleri itibarıyla “apayrı” bir durum söz konusudur.

Kurucu/kolektif siyasete evrilebilmeleri için toparlayıcı ve yönlendirici birikime sahip grupların demokratik katılımı gerekse de, heterojen yapıdaki kitleleri homojen (bir) önderlikle ikna etmenin teknik ve ideolojik güçlüğü ortadadır. Dolayısıyla, mobilize haldeki kitlenin farklılıklarına ve ihtiyaçlarına ivedilikle cevap veren ve/veya ortak cevaplar üreten oluşumlar, forumlar, konseyler, mahalle meclisleri, kooperatifler vb daha işlevsel olabilir. (Gezi’de bu deneyimler el yordamıyla ve kulaktan dolma bilgilerle yaşanmış, buna rağmen geriye belirgin bir muhalif kültür kalmıştır).

‘Karşı hareketlerin’ ve ‘muhalif öznelliklerin’ yapısal oluşlarına dair iddiamızı açalım: Tepki verenlerin çoğu -iyi kötü- eğitimli ve meslek sahibi yurttaşlardır. Bir sömürü sistemi olarak kapitalist örgütlenmenin ‘yöneten-yönetilen’ mekaniğini okullarında öğrenmişler, işyerlerinde pekiştirmişlerdir. Daha da önemlisi, bu çelişkili mekaniğin nahoş etkilerine mesai saatlerinin dışında da maruz kalmaktadırlar. Yazımızın girişinde ‘sınıfın’ tanımını yaparken, ‘emeklerini ücret karşılığında işverene kiralayanların oluşturdukları üretici topluluk’ ifadesini kullanmıştık. Aslında ifade eksiktir. Ekonomi-politik bir ‘olgu’, sosyokültürel bir ‘bütünlük’ olarak ‘sınıf’ döngüsünü kapatan ‘kilit’ ifade; üretim ilişkilerinden kaynaklanan ‘baskının’ doğurduğu ‘yakın duygulanımlardır’. Sistemik kültür, mesaisinin büyük bölümünü yakınlık durumunu bozmak için kullanmaktadır. Bu bağlamda “farklı öznelliklerin”, hak gaspları ve usulsüzlükler karşısında aynı anda öfkeye kapılmaları, angaje oldukları hareketlenmelerin yapısallıklarının en önemli kanıtıdır. Siyasal iktidarın manipülasyonla, provokasyonla şunla bunla mobilize ettiği tabanına karşı, kendi inisiyatifleriyle harekete geçen yüzbinlerden, hatta milyonlardan söz ediyoruz. Dolayısıyla kendiliğinden karşı çıkışlarının kökeninde ‘doğrudan müdahil olma’ ve ‘aracısız karar alma’ arzuları yatmaktadır -birilerinin çığırtkanlığı değil.
Sandığa gelince; kerameti kendinden menkul bir duraktır.

(*) Krizde Felsefe ve Direniş, Çev. Tulga Buğra Işık, Metis Yayınları

En Çok Okunan Haberler