Kolektif çözümün basamakları

MURAT MÜFETTİŞOĞLU

“Her insan, herkes karşısında her şeyden sorumludur” / Dostoyevski
“İnsanlar sanki özgürlükleri için mücadele edermişçesine hizmetkârlıkları için mücadele ediyorlar” / Spinoza

Romanlar ve kaçış çizgileri
İş dönüşü ilk ışıklarda durmamla birlikte Roman çocuklar da arabalara üşüşür; mendil, su, çiçek vs satmaya çalışırlar. Anneleri de yakındaki bir kuytuluktan onları gözetler. Geçenler çoluk çocuk iki görevliden kaçıştıklarını gördüm. Biraz paniklemiş ,çokça kanıksamış halde arabaların ve apartmanların arasında kaybolup gittiler. Belediye yol boylarına epey çiçek dikmişti, onlar da çiçeklere göz dikmiş olabilirdi. Günahı benim boynuma. Hem çiçekleri yürütmek en çok Romanlara yakışır.

‘Varoş’ kavramını Türkçe'ye kazandıranların, Macaristan’dan ülkemize göçen Romanlar olduğunu okumuştum. İstanbul’a geldiklerinde devlet kendilerine kenar bölgeleri uygun görmüş, onlar da yerleştirildikleri yere -Macarcada ‘kentin saçakları’ anlamına gelen- ‘varoş’ ismini uygun görmüşler. ‘Göçerlikle yerleşiklik arası halleri’ kendileri açısından sayısız olumsuzluğa neden olurken, ideolojik ve kültürel açıdan kontrollerinin güç oluşu kimi politik kuramcılara esin kaynağı olmuş.

Kapitalist üretim ilişkilerinin kaçınılmaz sonucu olan ‘burjuva devletini’ ve ‘iktidar alanını’ içselleştirmek her türlü baskıya ‘rıza’ göstermeyi beraberinde getirir. Tersi bir tespitle, varoşlarda yaşayanların sınıfsal özellikleri ve yörüngenin en dış halkasında yer almaları muhalif hareketlere meyletmelerinin nedenidir. Hatta içlerinde “kurtarılmış bölge” denilenler bile vardır. Siyasal iktidar bu handikabı bildiğinden -seçim dönemlerinde yaptığı makarna ve kömür yardımlarından ayrı olarak- siyasal dini ve etnik milliyetçiliği ‘kentlerin saçaklarına’ pompalayıp durmaktadır.

Bunlar işin ‘reel-politik’ yanı, bir de daha derinlerdeki ‘politik-felsefi’ tarafı var: 20.yy’ın önemli düşünürlerinden G. Deleuze ve F. Guattari, ortak çalışmaları ‘Göçebebilimi İncelemesi’nde şu tespiti yaparlar: ‘Göçebe, devleti tanımaz. Devletlerin bakış açısına sahip olmayan filozoflar da “bozkırlarda” yaşarlar. Onlar, kendi düşüncelerinden ‘savaş makinesi’ ortaya çıkarırlar. Göçebelerin devlet ve sistem karşısında sahip oldukları avantajların benzerine sahiptirler’.

Sözgelimi, M. Foucault tam bir “bozkır” filozofu değilse de, sistemin ‘baskı ve kontrol mekanizmaları’ hakkında kritik çözümlemeler yapmış muhalif bir düşünürdür.

Sartre’a karşı Foucault (mu)?
Birkaç hafta önce, politik kuramcı ve siyaset bilimci Gabriel Rockhill tarafından kaleme alınmış, Türkiye sosyal medyasında da dolaşıma girmiş bir makaleye rast geldim. Özetle, Foucault ve benzeri düşünürlerin CIA tarafından izlendiklerinden ve sol entelektüellerin kafalarını karıştırmak amacıyla ‘popülerleştirildiklerinden’ söz ediyordu. Yazara göre Foucault, 2. Paylaşım Savaşı sonrası ABD emperyalizmini ve CIA’i topa tutan Sartre’a karşı ‘kullanılmıştı’.

Her haltı tezgâhlayabilen CIA’in bu tarz bir teşebbüste bulunması, doğrusu beklenir. Ancak bu durum, söz konusu düşünürlerin ringin yanlış köşesinde durdukları anlamına gelmez. Tezlerini kökten yok saymaksa en başta ‘teori-pratik diyalektiğine’ ters düşer. Kaldı ki, Avrupa’daki politik tutuklularla ve Filistin sorunuyla yakından ilgilenen Foucault, özgürlük ve eşitlik mücadelesinde Sartre’la birlikte hareket etmiştir. Sartre’dan ayrıldığı yan; meselelere evrensel ve bütünsel bakmak yerine, özgül ve yerel düşünmeye çalışmasıdır. Bilen bilir, mesai harcadığı asıl konularsa ‘iktidar-özne’, ‘iktidar-bilgi’ mekanizmalarıdır.

İki düşünürün bakış açıları arasında kuşkusuz başka farklar da var, Kant ile Hegel, Marx ile Bakunin, Lenin ile Troçki, Çayan ile Kaypakkaya, Chomsky ile Zizek vb arasında olduğu gibi. Sartre, ‘varoluş’ felsefesi bağlamında bireysel sorumluluk duygusuna vurgu yapar. Ona göre bir entelektüel, meselelere evrensel ve bütünsel bakmalı, gerektiğinde bir ‘üst bilinçle’ uyum içinde hareket etmelidir. Foucault’ya gelince; entelektüel, belli yer ve zamandaki ‘iktidar-gerçeklik’ ilişkisini derinlemesine kavrayıp, Sartre’ın söz ettiği ‘üst bilinçten’ ziyade, kendi ‘içrek bilinciyle’ hareket edebilmelidir.

İster ‘kapitalist üretim ilişkileri’ diyelim, ister ‘iktidar-özne ilişkisi’ diyelim; ‘entelektüel’ kişi ‘sistemik ağın’ yapısal bir öğesidir ve çatışma alanından kopuk olmayan bir ‘bilince’ zaten sahiptir. Öte yandan, kentte yaşarken bozkırın kokusunu da duyabilir. En önemlisi, ihtiyaç halinde ‘geleneğin’ (yakın) ufkunu kerteriz alacak kadar makul davranabilir. Maksat, birlik ve mücadele gemisi güçlenerek yol alsın. Yazdıklarımızı, teorik bulanlar varsa, değerli bir entelektüelle somutlaştırmaya çalışalım:

‘Hacivat-Karagöz oyunu’
İzninizle, yazının bu bölümünü Metin Çulhaoğlu’nun 02.06.2017 tarihli ‘Hacivat-Karagöz oyunu’ adlı makalesinden yaptığım alıntılara ayırdım. (Sağ ve bir kısım sol liberali kast ederek) şunları söylemiş: ‘Hepsi değilse de önemlice bir bölümü ‘entelektüel sersemlikle’ maluldür. Türkiye’de 1908-1940 döneminde gerçekleşen burjuva devrimini, maddi temeli olmayan, yapay, üstelik hiç tutmayan beyhude bir çabadan ibaret görmek ancak entelektüel sersemlikle mümkün olabilir. Bir bölümünde ‘entelektüel ahmaklık’ da vardır. Yepyeni ve çok daha ileri bir Türkiye’nin 80 yıllık bir birikim kazınarak boşalan yere kurulabileceği düşüncesi ancak ahmaklık sayılabilir’. Ve yazısının bu bölümünü son derece tarafsız ve kurucu bir eleştiriyle bağlamış: ‘Türkiye solunda liberalizme karşı teorik mücadelenin sersemlik, ahmaklık ve aptallıkla malul bir kesimi sürekli taşlamaktan ibaret bir iş sayılması ciddi bir zaaftır.

Yazacak yeni konu, söyleyecek yeni söz ve yapacak iş bulamayanların filmi başa sardırıp sürekli bunlarla uğraşması, işi Hacivat-Karagöz oyununa çevirmektedir. Geliştirici ve ilerletici hiçbir yanı yoktur’.
İkinci bölümdeyse somut, kapsayıcı bir öneri getirmiş: ‘Diyoruz ki sol, teori alanında öylesine çok yönlü, her yere değen, gelişkin tezler, tespitler ve iddialarla kendini ortaya koysun ki özel herhangi bir mücadele başlığı onu daraltmasın; liberalizme, dinci gericiliğe, milliyetçiliğe, sağ popülizme vb. karşı teorik mücadele görevleri bu bütünlükten türetilsin, öyle belirlensin’.

Artık toparlayalım
Toparlanması gereken şey mütevazı yazımızdan ziyade düşünürlerin ‘genel tezleridir’. Yazı dağınık kalsa da olur; zaten bir müddet sonra unutulur gider. Düşünürlerin tezleri öyle değil; onlar her şeye rağmen gündemi etkilemeye devam ederler. Muhaliflere gelince; tezler arasındaki farklara bakarak ayrı düşmeye pek meraklıdırlar. Oysa (misal) Marx, Sartre ve Foucault nihayetinde benzer soruna odaklanmışlar: Parçası olduğumuz baskıcı, sömürgen, hastalıklı bir sistemin, zihinlerimiz, bedenlerimiz ve ilişkilerimiz üzerinde yarattığı olumsuz etkilerden yola çıkarak, kendimize, birbirimize, doğaya, yaşama, bireysel ve ortak emeğe, yaratıcı ve kurucu faaliyetlere ‘yabancılaşmamıza’ kafa yormuşlar. Çözüm önerileri farklı olsa da, gerçekte birbirlerini tamamladıklarının güncel kanıtları ortadadır: Gezi Hadisesi, Haziran 2015 seçimleri, Hayır süreci, ihraç edilen akademisyenlerin demokratik eylemleri, bu satırlar yazılırken başlayan ‘Adalet Yürüyüşü’ vb. Söz konusu aktivistlerin, siyasal iktidarın dayattığı ‘toplum ve özne tipini’ reddetmeleri için Foucault’yu bilmelerine gerek yoktur ki zaten pek bilinmez. Ancak, kitlesel aksiyonların ve tekil reaksiyonların oluş biçimleri -Foucault dahil- pek çok düşünürün tezlerini doğrular niteliktedir.

Marx, ‘emek-sermaye’ çelişkisinin emekten yana çözülmesi gerektiğini söylerken ‘yabancılaşma’ sorununun kökten çözümüne işaret etmiştir. Foucault, ‘iktidar-özne’ ve ‘iktidar-bilgi’ yapısallıklarını çözümleyerek, sistemi içerden dönüştürmenin olanakları hakkında devrimci teorisyenlere ve aktivistlere esin kaynağı olmuştur. Marx’ın ‘insan doğduğunda boş bir sayfadır, üzerine ne yazılırsa o olur’ tespitiyle, Sartre’ın, ‘insan kendini nasıl yaparsa öyle olur’ tespiti arasındaki açı sanıldığından çok daha küçüktür, en önemlisi, iki düşünür de kendilerince haklıdırlar. Marx’ın, üretim ilişkilerinin egemen düşünceyi ve iktidar yapılarını belirlediği tespitiyle, Foucault’nun, ‘disiplin toplumundan kontrol toplumuna geçiş’ tezi arasında ortak anlamlar ve bağlar vardır. Fikirleri arasındaki ‘farklara’ bakarak ‘geliştirici olmayan’ iddialar öne sürmek, zaten engebeli olan zemine ilaveten yağ dökmek demektir.

Sermaye emeği sömürdüğü müddetçe Marksizm tek ‘veçhemiz’ olmaya devam edecek. Sartre’ın dediği gibi; ‘Marksizm çağımızın ufkudur’ çünkü. Sömürü ortadan kalktığında kapitalist iktidar da ortadan kalkacak, lakin mikroorganizmaları olan burjuva liberalizmi, siyasal din, faşizm ve sağ popülizm -her bedende var olan kanserli hücreler gibi- pusuda bekleyecek; toplumun bağışıklık sistemi zayıfladığında da yeniden hortlayacaklar. Her defasında imdadımıza -burun kıvırdığımız kıvırmadığımız- muhalif düşünürler koşacak.

‘Bir nehirde iki kez yıkanmanın imkânsızlığı’ ortadayken, ‘geleneksel doktrinlere’ ‘güncel yöntemlerin’ eşlik etmesinden daha doğal ne olabilir. Kaldı ki her biri ‘kolektif çözüm’ denilen o güzelim safhanın diyalektik basamaklarıdır.

En Çok Okunan Haberler