Kooperatifler üzerine düşünmek

Geçten haftalarda Hopa Çay Kooperatifi’nin düzenlediği, “Halk İçin Kooperatifleşme Çalıştayı”na katıldım. Bu vesileyle kooperatifler üzerine tekrar düşünme fırsatı buldum. Toplumsal muhalefetin alternatif bir mülkiyet biçimi olarak kooperatifler konusunu etraflıca tartışmaya açmasında yarar bulunduğu kanısındayım.

Bilindiği gibi ilk kooperatifler Sanayi Devrimi sırasında; toprakların çitlenmesi, köylülerin yerinden yurdundan edilip kentlere göç etmek zorunda bırakılması karşısında, “bir savunma ve dayanışma” aygıtı işlevini görür. 1844’te İngiltere’de kurulan Rochdale Kooperatifi aracılığıyla ücretli emekçiler, işsiz kalan artizan işçiler, ticari entrikaların kucağına düşen tüketiciler, “üretim ve tüketim” üzerindeki kolektif kontrollarını artırmak amacıyla yolu koyulurlar. Bugün hala geçerliliğini koruyan, kooperatiflerin “özerk; gönüllülük esasına dayanan; benzer sosyal, ekonomik ve kültürel gereksinimleri ve özlemleri karşılamayı amaçlayan; ortak mülkiyet ve demokratik kontrole dayalı” yapılar olduğunu beyan eden Rochdale İlkeleri ortaya konur.

Greig de Pevter ve Nick Dyer-Witheford günümüzde müşterekler ve kooperatiflerin soldaki tartışmaların odağına oturmasını şöyle açıklıyorlar(1):

Müştereklere olan ilgi neoliberalizmle birlikte canlandı. Küresel sermayenin 20. yüzyılın sonundaki saldırısını göğüslerken; özelleştirmelere, kuralsızlaştırmalara ve çeşitli mülksüzleştirmelere; Asya, Latin Amerika ve Afrika’da çiftlik arazilerinin çitlenmesinin ve kırsal nüfusun tarım şirketleri, enerji mega-projeleri ve inşaat müteahhitleri tarafından yerinden edilmesine; gübre zehirlenmesinden, benzeri uygulamaların bazı türleri yok etmesine ve iklim değişikliğine karşı ekolojik mücadelelere; parasız ve açık-kaynak yazılım hareketlerine ve fikri mülkiyet hukukuna karşı “yaratıcı müşterekler” karşı çıkışına; bitkilerin, hayvanların ve insanların gen haritalarının şirket mülkiyeti altına alınmasına direnişlere kadar bir çok alanda teorisyenler ve aktivistler müşterekler kavramı etrafında bir eleştiri zemini yakaladılar. Müşterekler, farklı mücadeleleri, sermayenin eski ama devam eden ilkel birikimine ve onun futuristik ve yüksek teknolojili yeni birikim ufkuna karşı birleştiren kavram haline geldi. İşçi kooperatifleri de küresel kapitalizme karşı mücadele ederken, yeni alternatifler ortaya koyma çabası içerisinde bir umut kaynağına dönüştü.

Arjantin’de 2001 krizi sırasında FaSinPat, “patronsuz fabrika” deneyimi de çağdaş bir örnek olarak hafızalara kazındı. FaSinPat Arjantin’deki 400- üyeli, işçilerin mülkiyetinde ve kontrolünde bir seramik fayans fabrikasıdır. Lokavt karşısında, işçi düşmanı bilinen işverene karşı örgütlenirler, uysal sendika bürokrasisini de alaşağı ederler, kanunsuz bir biçimde fabrikaya girerler ve bağımsız bir biçimde üretime başlarlar. Meclis formunu da işyerinde demokratik karar vermenin politik modeli olarak benimserler. Mahkemede uzun bir mücadeleden sonra, seramik işçileri kooperatif olarak üretime devam hakkı elde ederler. Bizde de trikotaj işçilerinin benzer bir süreç sonunda kurdukları Özgür Kazova İşçi Kooperatifi, aynı eksende önemli bir deneyim olarak incelenmeyi ve desteklenmeyi hak ediyor.

Kooperatifler ve diğer kolektif mülkiyet biçimleri
Temelde üç çeşit kooperatif vardır:

İnsanların yiyecek, yakacak gibi ürünleri birlikte satın aldıkları veya konut sahibi olmaya çalıştıkları (çoğunlukla yazlık) tüketici kooperatifleri,

Üreticilerin tohum, gübre gibi girdileri birlikte sipariş ettikleri ve araç-teçhizatı ortak kullandıkları (traktör, biçerdöver) üretici kooperatifleri,

İşçilerin mal ve hizmetleri kolektif ve adil biçimde üretmek için kurdukları ve yönettikleri işçi kooperatifleri.(2)
Piyasaya endeksli, kara ve bireysel çıkara yönelik özel mülkiyet biçimine karşı; kooperatiflerin, savunmamız gereken kolektif mülkiyet biçimlerinden sadece bir tanesi olduğunu unutmamalıyız. Kamu mülkiyeti veya ulusal mülkiyet, yerel yönetim mülkiyeti ve kooperatifler özlemini duyduğumuz sosyalist toplum modelinde de yer yer birbiriyle rekabet eden, yer yer dayanışma ilişkisi içerisinde bulunan ekonomik birimler olarak var olabilirler. Üretimin niteliği ve sektörü de hangi mülkiyet biçiminin öne çıkacağını belirler. Örneğin, bir petrol rafinerisi çok büyük yatırım gerektirmesi ve ulusal güvenlik kaygılarını da gözetmesi niteliğiyle kooperatif modeline değil ulusal mülkiyete yatkındır. Ne var ki, domatesin veya fındığın üretici kooperatifi örgütlenmesiyle daha verimli olması beklenir.

Geçen yıl İngiliz İşçi Partisi’nin uzmanlara hazırlattığı, “Alternatif Mülkiyet Modelleri” başlıklı raporda üç kolektif mülkiyet biçiminin öne çıkan yönleri şöyle özetleniyor(3):

Kooperatifler: Bu mülkiyet tarzının istihdama istikrar kazandırma, üretkenliği artırma ve firmaları demokratikleştirme potansiyeli bulunuyor. Özellikle finansa erişim sağlamak için bireysel başvuru yerine kooperatif formu avantaj sağlıyor.
Yerel Yönetimler: Belediyeler öncülüğündeki kurumsal yapılara hizmet kalitesini geliştirmek ve ekonomik refahın ülkenin belirli bölgelerinde yoğunlaşmasının önüne geçmek anlamında gereksinme duyulur. Hisse sahipleri ve şirket patronlarının karını maksimize etmeyi hedefleyen firmaların yerine, artık değeri sosyal amaçların gerçekleştirilmesi için seferber eden kuruluşlar ancak yerel yönetimler şemsiyesi altında var olabilir.

Ulusal Mülkiyet: Ekonominin uzun vadeli planlanması, altyapının modernizasyonu, sağlık ve toplumsal bakım hizmetlerinin kalitesinin yükseltilmesi ve iklim değişikliğine karşı mücadele bağlamında düşünülürse ulusal şirketler öne çıkıyor. Devlet mülkiyetinin geçmişteki fazla merkezileşmiş, gücün şirket bürokratları ve elitlerde toplandığı kötü örnekleri göz önüne alınarak, demokratik hesap verebilmenin geçerli olduğu yeni formlar tasarlamak zorunluluğu bulunuyor. Yönetimde hem çalışanlara, hem de yöre halkına ve verilen hizmetleri kullanan yurttaşlara söz hakkı tanıyan alternatif modeller denemek gerekiyor.

Kapitalist toplumda kooperatifler
Kooperatiflerin hem kapitalizme meydan okuyan, hem de sistemi uyum sağlayan ikili bir karakteri vardır. Çünkü bir yandan özel mülkiyete karşı kolektif bir zihniyeti temsil ederler; baskıcı bir rejimde dahi, halkın yönetim kapasitesini artırmak, dayanışmacı ve eşitlikçi bir yapı kurmak için anlamlı ve önemlidirler. Diğer yandan kapitalist rekabet sistemi içerisinde ayakta kalabilmek için temel ilkelerinden taviz verebilirler; sonunda kapitalist işletmeler suretinde yapılar ortaya çıkabilir.

Karl Marx da kooperatif modele önem verir ve 1864’deki bir yazısında kooperatif hareketini şöyle över(4):
Bu büyük toplumsal deneyimin değeri üzerine ne söylesek abartmış olmayız. Lafta değil pratikte, modern bilimin ilkelerine uygun biçimde, efendiler sınıfının varlığına gereksinim duymaksızın büyük ölçekte üretimi gerçekleştirebileceklerini göstermişlerdir.

Evet Marx, köle emeği, serf emeği gibi ücretli emeği de geçici ve alt düzey bir form olarak kabul ediyor ve birleşik işçilerin bedenleri istekli, zihinleri hazır ve kalpleri şen emeği karşısında kaybetmemeye mahkum olduklarına inanıyordu. Öte yandan, kooperatif sistemin kapitalist toplumları stratejik düzeyde dönüştürebilme kapasitesi bulunduğunu düşünmüyordu. İşçi sınıfının en büyük görevi politik iktidarın fethedilmesiydi.

Jessica Gorbon Nembhard kooperatiflerin temel amaçlarını, herkes için sürdürülebilir ekonomik refah yaratmak; yoksulluğu, milyarderleri, ekonomik eşitsizliği, ırkçılığı, cinsiyetçiliği ve ayrımcılığı ortadan kaldırmak; ekonomik faaliyetler, sermaye ve kolektif refah üzerindeki yerel demokratik kontrolü artırmak şeklinde tanımlanıyor. Kooperatiflere dayalı dayanışma ekonomisinin temel ilkelerini ise şöyle sıralıyor(5):

ekonomik demokrasi;
insani toplumsal ve ekonomik değerler;
adil, sömürüye dayanmayan ilişkiler;
demokratik katılım;
çeşitlilik;
hakkaniyet;
ekolojik sürdürülebilirlik;
çalışma onuru;
görünmez üretkenliğin görünür hale getirilmesi (özellikle çocuk yetiştirme, yaşlıların bakımı ve ev işleri konularında);
sermaye üzerinde demokratik kontrol;
varlıkların mülkiyetinin, refah birikiminin, gelir ve refah dağılımının kolektif hale getirilmes

AKP rejimine karşı kooperatif seçeneği
Bugün Türkiye’de, tüm dünyada olduğu gibi çok uluslu şirketler öncülüğünde kapitalist küreselleşmeye, piyasa toplumuna, müştereklerin özelleştirilmesine, kitlelerin karar alma süreçlerinin dışında bırakılmasına karşı; “kamuculuğu, kolektif mülkiyet biçimlerini, üretenlerin yönetmesini” savunmalıyız. Ancak diğer yandan, AKP rejiminin tüm devleti kuşatması, kamuda cemaatlerin-tarikatların kadrolaşması, İslami yaşam tarzını bütün kurumsal yapılara dayatılması karşısında kooperatifler toplum için bir nefes borusu olmak anlamında, kooperatifler ülkemiz koşullarında özel bir misyon yüklenebilir. Demokrasi ve hoşgörü kültürünün yerleştiği; toplumsal cinsiyet, mezhep ve etnik ayrımcılıklarının sızamadığı; sözün, yetkinin, kararın kooperatif bileşenlerinde toplandığı, emeğin karşılığını bulduğu “başka bir yaşam” kurulabilir.

Hopa Çay Kooperatifi ve benzerleriyle, “Halk İçin Kooperatifleşme Çalıştayı”nda faaliyetlerini daha ayrıntılı öğrenme olanağı bulduğumuz Boğaziçi Mensupları Tüketim Kooperatifi, Kadıköy Kooperatifi, Dayanışma Kooperatifi ve Halkbeskop gibi tüketici kooperatifleri arasında daha sıkı bağlar kurulabilir. Temel demokratik değerleri paylaşan “üretim, tüketim, işçi” kooperatifleri arasında yatay ve eşdeğerlik temelinde bir ağ giderek yaygınlaşabilir.

Gelgelelim buralarda elde edilecek somut başarılar, AKP’nin gerici rejimine karşı verilecek siyasi mücadelenin nihai önemini unutturmamalı .Doğumunun 200. yıldönümünde, Marx’ın yukarıda hatırlattığımız sözleri kulağımıza küpe olmalı.

(1)George de Peuter and Nick Dyer-Witheford, Commons and Cooperatives, Affinities: A Journal of Radical Theory, Culture and Action, Volum 4, Number1, Summer 2010, S.30-56
(2)Margaret Rapp, The Cooperative Movement vs. Global Capitalism-Grassoots Economic Organizing 2016.
(3)Alternative Models of Ownership, labour.org.uk. 2017.
(4)Aktaran de Peuter and Dyer-Witheford.
(5)Jessica Gordon Nembhard, Building a Cooperative Solidarity Commonwealth, The Next System Project, Şubat 2016
.

En Çok Okunan Haberler