Krallar ve Tavuklar

İrlanda aksanı diye bir şey var. Hani herkes taklidini yapar durur. Buraya gelince anlıyorsunuz ki, o aksan tek bir şey değil. Dublin’in içinde bile, kim bilir kaç farklı şekil alıyor. Bazılarını dikkatlice dinleyince çözebiliyorsunuz. Bazılarını ise anlamak çok zor, hatta neredeyse olanaksız. Bir de Keltçe var tabii. Ama birtakım resmi anonslar haricinde onun konuşulduğuna henüz şahit olmadım.

Otobüste kulak kesilip ayak üstü sohbetleri, telefon konuşmalarını, birbirleriyle şakalaşanları dinliyorum. Kulağıma tanıdık laflar ve deyimler çalınıyor. Ama söylenenlerin arasında hiç bilmediklerim de var. Akşam eve dönünce, Mary’ye sormak üzere not alıyorum bunları.

Gündelik hayat ise, yabancı bir ülkeye giden herkesin başına gelecek türden yanlış anlamalarla devam edip gidiyor. Bunların hepsi dil ile ilgili değil tabii. Yaşam biçimiyle, alışkanlıklarla, yazılı olmayan kurallarla da ilişkisi var. Genel olarak konuşmak gerekirse, İrlanda liberal ve açık görüşlü bir yer. Yabancılara karşı tutumlarında bu hemen hissediliyor. Herhalde ülkenin acılarla dolu tarihiyle ve çok büyük göç vermiş olmasıyla da ilişkisi vardır. Yine de Katoliklikten gelen tutuculuğun izleri görülüyor bazen. Eşcinsel evliliğe izin veren yasayı referandumla geçiren toplum, şimdi kürtaj yasası karşısında tereddüt ediyor mesela.

Yüzyıllarca süren direniş tarihinin etkisiyle olacak, Dublinliler her zaman ezilenden yana tavır alıyor. Başkalarının dertlerine açık, acılarına karşı saygılılar. Ama bir taraftan da, siyasi doğruculuk buraya hiç uğramadan geçmiş gibi görünüyor. Mary ağzının bir köşesiyle muzırca gülerek bana “Infidel” (kafir) diyor mesela. Aramızdaki bir şakadan kalma bu lafı, hem Katolik kız okullarında geçen eğitimini tiye almak hem de benimle tatlı tatlı uğraşmak için kullanıyor. Benim siyasi doğruculuk çabalarımla ise düpedüz dalga geçiyor. Ona kalırsa, böyle bir doğruculuk arzusu hem verimli bir mizahın önünü kesiyor hem de insanı gerçek eleştiriden uzaklaştırıyor. Mary bu hissinde yalnız değil anlaşılan. Görebildiğim kadarıyla, İrlandalılar başta kendileri olmak üzere her şeye gönül rahatlığıyla gülebiliyorlar.

Yine de istisnalar var tabii. Geçenlerde taksiye binmek zorunda kaldık. Geceydi, yağmur yağıyordu. Yolumuz uzuncaydı. Taksi şoförü konuşkan ve sevimli bir adama benziyordu. Ağır bir aksanı vardı. Melodik bir şekilde konuşuyor, konudan konuya atlayıp duruyordu. Mary kulağıma eğilip “Kuzey Dublinli,” dedi büyük bir sır verirmişçesine. Sonra hararetli bir şekilde siyaset konuşmaya başladılar. Bir noktada adam önce şimdiki hükümetten, sonra topyekün rejimden şikayet etmeye başladı. “Kral olsa daha mı iyiydi?” diye sordum. Bu laf ağzımdan çıkar çıkmaz yanlış bir şey söylediğimi fark ettim, ama iş işten geçmişti. Adam kralların belki de daha iyi olacağına dair bir şeyler gevelerken, Mary sert bir sesle sözünü kesti. “Bir daha asla böyle bir şey söyleme!” diye tersledi onu, “Hele bir yabancının önünde.” Bu Mary’nin bana ilk kez “yabancı” deyişiydi. “Infidel” lafından çok daha ağırdı doğrusu. Susup oturdum.

Neyse ki Mary’nin öfkesi uzun sürmedi. Taksiden inerken şoförle şakalaştı, bana para ödetmemek için bir iki manevra yaptı ve yine entarisini savurarak gideceğimiz binaya dalıverdi. Ama ben dersimi aldım. Demek ki, dalga geçilemeyecek şeyler de var. Bu ülkenin bağımsızlık mücadelesi de bunların başında geliyor. Dublin’de bu mücadelenin izlerini hemen her köşede görmek mümkün. İrlandalılar bir zamanlar sömürge olduklarını hep hatırlıyorlar. 1916’daki Paskalya Ayaklanması’nda İngilizler tarafından idam edilen İrlandalı cumhuriyetçilerin fotoğrafları şehrin dört bir yanını süslüyor. Merkez Postanesi’ne gittiğimde, birileri bana oranın ayaklanma sırasında cumhuriyetçiler tarafından ele geçirildiğini ve stratejik noktalardan birini oluşturduğunu anlatıyor.

İrlanda, cumhuriyeti ve demokrasiyi önemsiyor. Bu yoldaki mücadelenin hala devam ettiğinin unutulmasına da asla izin vermiyor. Daha sonra anlıyorum ki, Mary’nin sesindeki sertlikte, benim densiz şakama duyduğu tepkiden çok, taksi şoförüne duyduğu kızgınlığın izleri var. “Cahil bir adamdı,” diyor gecenin ilerleyen saatlerinde, “İnsan kendi tarihini bilmeli.” “Bugün bizim cumhuriyetimizin yıldönümü,” diyorum ben de. “Mükemmel değil, ama şu ana kadar bulabildiğimiz en iyi rejim,” diye cevap veriyor kadehini Türkiye için kaldırırken.

Birkaç gün sonra Mary’nin torunu Max ile halının üzerine oturmuş oynuyoruz. Bir yandan da Halloween’den kalan çikolataları kemiriyoruz. Max beş yaşında. Arada bir merakla beni süzüyor. Bir süre sessizce legoları birleştiriyoruz. Max bir uzay arabası yapıyor. Arabanın iri mavi gözleri var. Aynı Max’ınkiler gibi.

“Sen tavuktan mı geldin?” diye soruyor sonra birden bire. Ne diyeceğimi şaşırıyorum. Biraz düşündükten sonra “Hepimiz maymundan geldik,” diyorum. En doğrusu bu gibi görünüyor. Ama belli de olmaz tabii. Belki de İrlandali Katolik bir çocuğa böyle şeyler söylememeliyim. Yaptığım gaflar zaten bini aştı.

Bu hikayeyi sonra Mary’ye anlattığımda, uzun uzun kahkaha atıyor. O kadar çok gülüyor ki, gözlerinden yaşlar geliyor. Meğer Max benim aksanımı yadırgamış. Neden farklı konuştuğumu sorunca, Mary de ona Türkiye’den (Turkey) geldiğimi söylemiş. “Ha hindi ha tavuk! Çok da fark etmez diye düşünmüş olacak,” diyor bana gözünden akan yaşları silerken, “Bir dahaki sefere Max’e Türkiye’nin bir cumhuriyet olduğunu anlatmalısın.”

En Çok Okunan Haberler