Küresel mercekten Türkiye-Almanya gerilimi

Dünya kapitalist emperyalist sistemi ciddi bir liderlik sorunu yaşıyor. ABD’nin zaten gerileyen hegemonyası, Donald Trump’ın Beyaz Saray’daki berbat performansıyla iyice sarsılmış durumda. Kaldı ki Trump, “önce Amerika” sloganıyla, kendiliğinden “uluslararası liberal düzenin” sözcülüğünden feragat etmişti.

Şimdilik, kapitalist küreselleşmenin, neoliberal ekonomik tasarımın “baş papazlığını” yürütecek karizmatik bir figür yok. Zaman zaman IMF, BIS, OECD gibi kuruluşların sözcüleri, “kurmay” pozisyonlardan kılavuzluk görevi üstleniyorlar. Özellikle G-7 Zirvesi öncesinde net biçimde gözlendiği gibi, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve Almanya Başbakanı Angela Merkel, “özelleştirme, ticarette liberalleşme ve uluslararası sermayenin serbest dolaşımı” konularında “vekaleten” dünya düzeninin hamisi rolüne soyunmuş durumdalar.

Çünkü, Çin, Yeni İpek Yolu Planı, Asya Altyapı Yatırım Bankası kurma girişimi gibi vites artırıcı hamlelerine karşın henüz küresel liderliğe hazır olmadığının özenle altını çiziyor. Almanya ise Nazi döneminin acı hatıralarını unutmamış ve unutturamamışken agresif bir güç izlenimi vermek istemiyor. Orta vadede, savaş sonrası sarıldığı iki çıpayı, ABD’nin komutasında NATO üyeliğini ve AB projesine sahip çıkma iradesini terk etmek niyetinde görünmüyor.

Ne var ki, Trump faktörü ve Brexit sonrası AB’nin çatırdaması, belki de fazla gönüllü olmadan Angela Merkel’i dünya lideri sıfatına yaklaştırdı. Özellikle de, mayısta Münih’te dile getirdiği, “Artık Avrupalılar tamamıyla başkalarına bağımlı değil, kendi kaderimizi kendi ellerimize almalıyız” sözü, eski kıtanın bağımsızlık ilanı olarak da değerlendirildi.

Ankara-Berlin gerilim hattı

Bu uzunca giriş, Türkiye ile Almanya arasında yaşanan gerginliğin, Ankara-Berlin ekseniyle sınırlı kalmayacağını, Brüksel’e kadar uzanacağını vurgulamak için gerekliydi. Evet Almanya, AB’nin en büyük ekonomisi; 272 milyar dolarla Çin’in de önünde dünyanın en yüksek cari fazlaya sahip ülkesi. Bu ihracat performansı Trump’ın “çok berbat” sözleriyle sataşmasına neden oluyor. İşsizlik oranı da, %3.9’la zenginler kulübünün en düşük düzeyinde bulunuyor. Almanya’nın “iş güvencesine karşılık düşük ücret” sihirli formülünün, hem kendi emek kesiminin alım kabiliyetini kısıtlaması, hem de diğer AB ülkelerinin rekabet gücünü kırması yoğun eleştirileri beraberinde getiriyor.

Gelgelelim bu tartışma sürerken Avro Bölgesi’nde işsizliğin %10 psikolojik bariyerinin altına düşmesi, büyümenin beklenenden yüksek bir tempo yakalaması Avrupa’da bir iyimserlik rüzgârının esmesine neden oldu. Nitekim avronun dolara karşı değer kazanıp 1.15 sınırını da aşması, bu psikolojinin uluslararası piyasalarda da onaylanması anlamına geldi.

İşte AB’nin kendine güven kazandığı böyle bir konjonktürde, Türkiye’nin karşısına bir blok olarak dikilme, Almanya’nın arkasında durma olasılığı oldukça yüksek. Hatırlanırsa mülteciler sorununun en yakıcı döneminde, RTE “kapıları açarım ha!..” şantajıyla AB’yi ürkütürken, Merkel, saltanat koltuğundan adeta AKP’ye destek vermiş, 1 Kasım 2015 seçim sonucu üzerinde etkili olmuştu. Zaten Brüksel’in büyük desteğiyle 2002’den başlayarak AB çıpası RTE’ye meşruiyet kazandırmıştı.

Dış ilişkilerde bir kısım liberalin tevehhüm ettiği gibi, “insan hakları, demokrasi, çok kültürlülük” gibi “Avrupa değerlerine” mahkûm olmadan “reel politika” yürüten Brüksel, o gün RTE’nin restini görememişti. Bugün ise, Batı Balkan rotasının önünü kestiği ve Ege Denizi’ni kontrol altına aldığı için “mülteci şantajından” o denli ürkmüyor. Almanya’nın Türkiye’ye uygulaması söz konusu olan ekonomik yaptırımların tüm AB’ye yayılması ihtimali bulunuyor. Zaten bir sonuca varma ihtimali pek görünmeyen üyelik müzakerelerinin askıya alınması ihtimali de pek yüksek.

Almanya’nın sadece kendi şirketlerinin değil bütün AB sermayesinin kaygılarını dile getirdiği, Brüksel’in sözcüsü sıfatıyla keyfi uygulamalardan, “burjuva hukukunun” da ihlal edilmesinden kaygılandığı söylenebilir. Bu nedenle AB ile tüm ekonomik ilişkileri sarsacak bir eşikte bulunduğumuz yorumu abartılı sayılmamalı. Merkel Almanyası, “küreselleşmenin, neoliberalizmin” önde gelen temsilcisi olarak bu “müfettiş” rolüne çok uygun bir profilde.

Sosyalist tavır

Türkiye ile Almanya arasındaki İncirlik gerilimi ise, zaten topraklarımızda askeri üs bulunmasına karşı olan sosyalistlerin doğrudan taraf olacakları bir konu değil. Ankara-Berlin gerginliğinde, AB emperyalizmine tavır alacağım diye RTE’ye anti-emperyalist bir rol biçip, “milli çıkarlar adına” arkasına dizilmek tabii ki yanlış bir tutum. Eğer “liberal- sol liberal” saplantıların esiri değilseniz, Almanya üzerinden AB’ye, “Kopenhag Kriterleri’nin” savunuculuğu üzerinden umut bağlamak da, anlamsız. Yani Fatih Yaşlı’nın, “Emperyalizm, Almanya, Türkiye” yazısının tespitlerine katılmamak mümkün değil.

Ne var ki, bu pozisyon, Almanya’nın elinde bulunan Cemaatci olduğu düşünülen asker ve diplomatlara karşı Alman yurttaşlarının rehin alınmasına kayıtsız kalacağımız anlamına gelmiyor. Deniz Yücel’in de, Meşale Tolu’nun da, en son Büyükada’da tutsak alınan Peter Steudtner’in de hak ve hukuk mücadelelerine sahip çıkmak sorumluğumuz bulunuyor. Haliyle bu süreçte Avrupa’nın emek yanlısı, sol güçleriyle dayanışmanın önemini ihmal etmeden...

Bizim asıl sorumluluğumuz “eşitlik, özgürlük, adalet” değerlerine, kendi vicdanımıza. Ama devlete sahip çıkayım derken Türkiye’yi küçük düşüren biz miyiz, yoksa “sandallarla Büyükada’ya çıkan CIA ve MI6 ajanları darbe planlıyor” safsatalarıyla dünyayı kendilerine güldüren AKP’li vekiller mi?

Bir itiraf : Bu satırlar Büyükada’da kaleme alındı !

En Çok Okunan Haberler