Marksist perspektifle Osmanlı

Türkiye’de 1980 sonrası akademi ve düşün dünyasında hegemonik hâle gelen ‘sivil toplumcu’ paradigma özü itibariyle şunu söyler: “Osmanlı ve Türkiye modernleşme süreci, Batı’dan tamamen farklı olarak, burjuvazisiz, sivil toplumsuz, sınıflar mücadelesi olmaksızın, bütünüyle devlet merkezli bir süreç olmuştur. Batılı anlamda sınıfların yokluğunda esas mücadelede sınıflar arasında değil, devletle toplum, merkezle çevre, elitlerle halk kitleleri arasında yaşanmıştır.”

Bunun gündelik siyasete tahvilinin ne anlama geldiğini ve sonuçlarını bugün çok daha iyi görüyoruz. Özal’ı, Erdoğan’ı, merkez sağı, İslamcıları ‘çevre’nin, ‘toplum’un, ‘halk’ın temsilcileri olarak görmekle, onlarla birlikte ‘ceberut devlet’e karşı mücadele etmek, ‘vesayet’e karşı verilen savaşta yanlarında yer almakla varılan nokta artık hepimizin malumu. Bu pozisyonu benimseyenlerin bir kısmı hapiste, bir kısmı yurtdışında, bir kısmı işini gücünü kaybetmiş durumda, birçoğu ise meseleye dair hemen hiçbir özeleştiri vermediği hâlde muhalif, aydın, entelektüel pozu kesmeye devam ediyorlar.

‘Sivil toplumculuk’ elbette ki 12 Eylül yenilgisinin semptomlarından biri ama 12 Eylül öncesine uzanan kökenleri var. Türkiye’yi ‘nevi şahsına münhasır’ bir toplumsal formasyon olarak okumanın kökenleri ‘sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle’ iddiasındaki erken Cumhuriyet’in ‘biz bize benzeriz’ci yaklaşımına kadar götürülebilir. Ancak esas köken 1960’lar ve 70’ler Türkiye’sindeki tartışmalarda aranmalıdır. Kemal Tahir’in Devlet Ana romanında Osmanlı’yı Batı feodalitesinin anti-tezi olarak sunması, İdris Küçükömer’in “Türkiye’de sağ sol, sol da sağdır” iddiasını dile getirdiği Düzenin Yabancılaşması kitabında ortaya attığı tezler ve sonrasındaki Sencer Dİvitçioğlu’nun damgasını vurduğu Asya Tipi Üretim Tarzı tartışmaları ‘sivil toplumculuğun tarih öncesi’ni oluşturmaktadır.

Bugünden geriye doğru bakıldığında, şunu söylemek mümkün görünmektedir: Bu tartışmalar ‘sol içi’ olmakla birlikte, ‘Marksizm içi’ değildir; çünkü bu ‘nevi şahsına münhasır’cı tezlerin temellendiği yer, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde, Marx değil Weber’dir. Marx’ın son derece kısıtlı bilgilerle yaptığı Asya Tipi Üretim Tarzı tartışması, Türkiye’ye sorgusuz sualsiz taşınmış, Osmanlı üretim tarzının feodal değil, Asya tipi olduğu şeklindeki tez, Halil İnalcık’ın Türkiye’ye taşıdığı Weber’in Osmanlı’ya dair ‘patrimonyalizm’ iddiaları ile tahkim edilerek Marksizm adına sahiplenilmiştir.

İşte, Oğuz Oyan’ın uzun yıllar sonra Yordam Kitap tarafından yeniden yayınlanan çalışması Feodalizmden Kapitalizme, Osmanlı’dan Türkiye’ye tam da o dönemdeki tartışmalarda tarihsel materyalist perspektifin Osmanlı’ya bakışını anlamak açısından son derece önemli, hele bir de Osmanlı tarihçiliği büyük ölçüde milliyetçi-muhafazakâr cenaha bırakılmışken ve Marksizm adına yapılmış son derece az çalışma varken.

Osmanlı ve feodalizm
Oyan’ın 1975-1977 yılları arasında Fransa’da yazdığı doktora tezinin ilk cildi olan ‘Feodalizmden Kapitalizme…’ isminden de anlaşılacağı gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nun ‘Asya Tipi’ değil ‘feodal’ bir üretim tarzı olarak görmemiz gerektiğini savunuyor. Osmanlı İmparatorluğu’nda bütün bir ülkeyi kuşatan, kontrol eden ve yöneten merkezî bir iktidar ve buna bağlı olarak özel mülkiyetin yokluğu iddialarına karşı, ‘merkezkaç’ güçlerin varlığını da, artığa el konuluş biçimi itibariyle feodalizmin nasıl hüküm sürdüğünü de, karmaşık sınıf ve mülkiyet ilişkilerini de net bir şekilde ortaya koyuyor. Timar sistemi, köylülerin üzerindeki vergi yükü, arazilerin tasarruf hakları, merkezî devletle timar sahibi arasındaki ilişkiler, hepsi Osmanlı’yı anlamak açısından bize büyük ipuçları veriyor.

Oyan’ın çalışması, aynı zamanda, geçmişte Marksistler tarafından dünya ölçeğinde yapılan ‘feodalizmden kapitalizme geçiş’ tartışmalarına da Türkiye’den yapılmış özgün bir katkı anlamına geliyor. Özellikle tarım üzerinden Osmanlı’da mülkiyet ilişkilerinin dönüşümüne odaklanan çalışma, aynı zamanda 18. yüzyıldan itibaren emperyalizmin girişiyle birlikte Osmanlı’nın nasıl yarı-sömürge bir devlet hâline dönüştüğünü göstermesi açısından da önemli.

Kitabın bir ‘talihsizliği’ var ki, o da Türkçeye geç çevrilmiş olması. Feodalizmden Kapitalizme, Osmanlı’dan Türkiye’ye eğer 1980’lerde yayınlanmış olsaydı sivil toplumcu tezlere karşı gayet sıkı bir Marksist referans kitabı olabilirdi. Buna rağmen yine de okurları ‘talihli’ kılan bir şey var: Yeni-Osmanlıcılık adı altında sergilenen lümpenlik müsameresinin tam da ortasında, Osmanlı’nın ne olduğunu olanca bilimselliğiyle anlatan bir kitap var artık dilimizde.

En Çok Okunan Haberler