Mehterli dış politika ve Fırat Kalkanı’nın sonu

22 Mart’ta, yani bundan yaklaşık iki hafta önce, bu köşede yayınlanan “Türk Dış Politikası’nda son nokta: “Orası Abdülhamid’in” adlı yazıda, Suriye’de yaşanan son gelişmeleri aktardıktan sonra şöyle demiştik:

“Velhasıl, kantonları birleştirmeme ve “Kürt koridoru”nu engelleme hedefiyle başlatılan Fırat Kalkanı’nın neticesi, aynı anda Rusya, ABD ve Suriye’nin kantonlarla ilgili bir mutabakata varması ve buraya yönelik Türkiye’nin herhangi bir müdahalesini engelleme olmuştu.”

Bu satırları yazmamızın üzerinden bir hafta geçti geçmedi ki, MGK toplantısı sonrası yapılan bir açıklamayla Fırat Kalkanı’nın “başarıyla” neticelendirildiği açıklandı. Peki ortada sahiden bir başarı var mıydı acaba? IŞİD’in El Bab dışında ciddi bir şekilde direnmemesine rağmen aylar süren bir operasyon, yaşamını yitiren 70 asker, 200 civarı yaralı, iki askerin IŞİD tarafından yakılarak infaz edilmesinin ve görüntülerinin servis edilmesinin yarattığı infial… Hepsinden önemlisi ise esas amaca, yani Rojava kantonlarını birleştirmeme hedefine ulaşılamamış olması… Tüm bunlara bakıldığında ortada herhangi bir başarının bulunduğunu iddia etmek mümkün görünmüyor; bilakis yeni-Osmanlı’nın Suriye siyasetinin bir icraatı daha çökmüş durumda ve aslında bütün bir dış politikanın çöküşü, iflas etmesi anlamına geliyor bu.

15 Temmuz sonrası imajı sarsılan orduyu yeniden muteber kılmak, Obama gidip Trump gelirken ABD ile yeni bir düzlemde pazarlık etmeye oynamak, aynı anda Rusya’ya yanaşmak ve Rusya-İran ikilisiyle Astana’da masaya oturmak, “IŞİD’e karşı esas ben savaşıyorum” mesajıyla Rakka sürecine dâhil olmak ve az önce söylemiş olduğumuz üzere anti-Kürt jeopolitiğin belirleyiciliğinde kantonları birleştirmemek için bir cep bölge oluşturmak, böylelikle de Suriye’de yitirilen inisiyatifi geri kazanmak, Fırat Kalkanı’nın arkasındaki nedenleri teşkil ediyordu.

Bugün bakıldığında, bunların hiçbirinde somut herhangi bir kazanım elde edilemediğini görebiliyoruz. Rusya, Fırat Kalkanı’nı “gayrimeşru” ilan ederken, İran, Trump’a yanaşma adına yükseltilen gerilime karşı Türkiye’yi uyarıyor, Astana’dan ise herhangi bir şey çıkmayacağı görülebiliyor. YPG, Rakka’da ABD, İdlib’de ise Rusya’yla ortak operasyonlara hazırlanıyor, Afrin, Rusya’nın, Minbic ABD’nin himayesinde ve El Bab’dan Rakka’ya inen yol Suriye ordusu tarafından kesilmiş durumda.

Dahası, geçtiğimiz hafta Türkiye’ye gelen ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’la yapılan görüşmelerden herhangi bir sonuç alınmadığı anlaşılabiliyor. Trump’ın önce Mısır Cumhurbaşkanı Sisi’yle görüşmesi ve destek içeren açıklamaları, ardından ise Ürdün Kralı ile görüşecek olması, bölgede asıl partner olarak kimlerin seçildiğine, kimlerin ön plana çıkarıldığına net bir şekilde işaret ediyor.

En son Hama’da cihatçıların yeni bir kalkışma denemesinde bulunmaları ve ağır bir saldırı başlatmaları ise Rusya ile olan ilişkilerdeki gerilimin nerelere uzanabileceğinin bir göstergesi. Hama’da böylesine büyük bir saldırı başlatmanın Türkiye’nin desteği olmaksızın söz konusu olamayacağını Rusya da biliyor. Geçtiğimiz günlerde Hama’ya yönelik ağır hava saldırısında Türkiye hava sahasının kullanıldığı iddiaları akla getirildiğinde, bu “çift taraflı oynama”nın daha ne kadar sürdürülebilir olduğu, bir soru işareti olarak karşımızda duruyor. Bu hava saldırısının hemen ardından St. Petersburg metrosuna, üstelik Putin St. Petersburg’dayken bir intihar saldırısı düzenlenmesi, bu saldırının Suriye’de olan bitenlerden ayrı düşünülemeyeceği bilindiğine göre, soru işaretlerini çoğaltıyor.

O halde şunu söyleyebiliyoruz: Askerin Suriye’nin kuzeyindeki küçük bir bölgede ABD, Rusya, İran ve Suriye’nin arasında sıkışıp kıpırdayamaz hale gelmesi, sadece somut bir duruma işaret etmiyor, muazzam bir sembolizm de içeriyor. Sıkışıp kalan ve kıpırdayamaz hale gelen asker değil basitçe, bütün bir yeni-Osmanlıcı dış politikanın, bütün o emperyal heveslerin ta kendisi aslında. Çıkarları birbirleriyle çatışma halinde olan güçlerle aynı anda ortaklaşabileceğini, onları idare edebileceğini, kullanabileceğini zanneden “Kayserili halı tüccarı” kafasıyla yürütülen siyasetle buraya kadar yani.

Deniz bitse de, yeni-Osmanlı’da oyun bitmiyor elbette. Suriye’de alınan muazzam yenilgiye rağmen, yeni operasyonlardan, yeni isimlendirmelerden söz edilmesi boşuna değil. Referandum öncesi hem Suriye’yi unutturmak, hem ibreyi “Evet”e döndürmek için, Irak Sincar’da bir “Dicle Kalkanı” operasyonuna girişilirse şaşırtıcı olmayacak bu nedenle. Böyle bir durumda, umarız CHP yönetimi, basiretsizliklerine bir yenisini daha ekleyip “milli çıkarlar” adına bu operasyona destek vermek yerine, ortada bir müsamere bulunduğunu, meselenin “milli” değil “şahsi” olduğunu ve operasyonun “milli çıkar” adına değil “kişisel çıkar” adına tertiplendiğini halka doğru bir şekilde anlatmayı başarır. Eğer bu yapılmazsa sandıktan nasıl bir sonuç çıkacağı da, bunun faturasının kime kesileceği de az çok bellidir çünkü.

En Çok Okunan Haberler