Memleket sporunda 2017

Elif Çongur - Spor Yazarı

Başlığa bakıp şu kadarcık yerde her şeyi anlatmamı beklemeceğinizi umarak, memleketin 2017 sporundan aklımda kalan; önemli, önemsiz, önemsiz görünen ama önemli ya da tam tersi olup da gündemimizi işgal eden meselelerin, kızdığımız, üzerine uzun uzun konuştuğumuz, zaman zaman sevindiğimiz, az da olsa güldüğümüz anların üzerinden şöyle bi’ geçeceğim. Beklentiyi büyük tutmayalım , o çıtaları azıcık indirelim.

Çocukken duyduğum şeyleri mıh gibi aklımda tutmak, sonra da onları kurtulamadığım alışkanlıklar haline getirmek gibi çok fena bi huyum var benim. Annemin “Atletini içine sok, belin üşümesin” lafını çok kötü ezber ettiğim için, atletimi, seksenlerin futbolcularının kazaklarını kotlarının içine soktuğu gibi, kazak etek artık ne varsa üstümde, onun içine sokuşturmadan sokağa çıkamam mesela. “Yılbaşında ne yaparsan bütün sene öyle geçer” lafı yüzünden yılbaşlarında muhakkak kendimi saçma sapan gülmeye zorlarım. Değilsem bile çok mutluymuşum gibi dolanarak geçiririm bütün yılbaşı gecelerini. Memleket futbolunun da bütün seneyi “adam”, “adamlık”, “adamsın” saçmalığıyla geçirmesinin sebebi de bu herhalde. Senenin hemen başında bi başladılar bütün seneye sirayet etti berbat adamlık tartışmaları.

Mevzu Ocak ayında Antalyaspor’un yeni tesisinin açılış töreninde başladı. Bir önceki yılı “Eto’o Beşiktaş’a transfer oldu mu olacak mı ha oldu ha olacak” diye kapatan futbol kamuoyu, o gün o törende Antalyaspor Başkanı Ali Şafak Öztürk’ün ağzından “Yok öyle bi şey” minvalinden sözler duydu. Sonra bi de Eto’o’ya sahnede mikrofon uzatıldı, önceden hazırlandığı çok belli sorular soruldu, “Antalyaspor’da devam” cevabı alındı. Beşiktaş’ı temsilen orada misafir olarak bulunan başkan Fikret Orman da haklı olarak sinirlendi bu şova. Ama işte sinirlenince kalkıp “adamlık” filan deyince karşı taraf da “Bizim adamlığımızı kamuoyu en iyi şekilde değerlendirecektir” diyor maalesef. Sonra bütün futbol âleminin ağzına pelesenk oluyor, bir futbolcu buralardan kalkıyor Barcelona’ya transfer oluyor, sonra taa oradan adamlık yarışında ipi ilk ben göğüsleyeceğim diye çırpınıyor. Çünkü adamlık diye yüksek bir müessese var sanıyorlar. Yok. Adamlıklarının değil spor adamlıklarının, hatta bu da yanlış spor insanlıklarıyla ilgilendiğimizi bir türlü anlayamıyorlar. Bıkmadan usanmadan anlatacağız.

Şubat ayında berbat bir derbi izledik. Kimle kim oynadı, maçta ne oldu, kaç kaç bitti filan o gün de önemli değildi bugün de değil. Futbolcusu, hakemi, yorumcusu, hocası, yöneticisi, taraftarı, taraftar grubu hepsinin ama hepsinin akıldan fikirden izandan uzaklaştığı çok tatsız zamanlardı. Maça iğrenç bir biçimde bir futbolcunun eşi üzerine iğrenç payaşımlar karıştırıldı, yetmedi stattaki ilk yenilgi için bekâret göndermesi yapıldı. Karşılıklı akıl almaz küfürler, hakaretler, geri dönüşü olmayan sözler sarf edildi. Gerginlik körüklendi, taraftarlar arasındaki uçuruma bir kazma daha vuruldu.

Memleket futbolu Mart ayını da bir volkan gibi pusuda bekleyen kibrin dört bi yana saçılmasıyla uğraşarak geçirdi: Bir Arda Turan röportajı. “Aaa her yerde Arda var, diyorlar. Tabii ki de ben olacağım. Yüzyıllık tarihe baksınlar kaç tane Arda Turan var! Ben buralardan gidince göreceğiz Barcelona’ya, Atletico Madrid’e kaç tane oyuncumuz gelecek! Bizim küçükken, ‘Çok büyük oyuncu’ dediklerimizin kaç tanesi buralara gelip oynamış!”cümlelerini okuduğumuz bir kendini çok beğenmişlik röportajı.

Kendisine belli ki “Tevazu gösterme gerçek sanırlar” sözü belletilmiş, tevazuunun çok fena bir şey olduğu öğretilmişti. E ağzıyla da söylüyordu o röportada zaten; “Fazla mütevazılık kibir göstergesidir.” Hâlbuki kibir göstergesi olan mütevazılık ihtimali değil, “Yüzyıllık tarihe baksınlar. Kaç tane Arda Turan var!” cümlesiydi. Ayrıca yüzyıllık tarihe döndük baktık hep beraber, o tarihte Baba Hakkı’yı, Metin Oktay’ı, Lefter’i gördük. Üç efsanenin birinin bile ağzından duymadık böyle cümleler. Futbollarını tevazularıyla taçlandılar hep. Metin Oktay mesela, Fenerbahçe ağlarını yırtan o meşhur golünün üstünden bin sene geçtikten sonra, kimsenin sevgisine saygısına filan ihtiyacı yokken bütün efendiliğiyle “Efendim benim o gölüm tarihe geçti ama bu biraz da, Fenerbahçe’nin büyüklüğünden geliyor” demişti. Bu mütevazılığı kibir göstergesi sayandan şüphe etmeli.

Neyse ki Nisan ayında Atiba’nın tevazu dolu, takımın bir parçası olmayı bilen, herkesin hakkını vermek isteyen açıklamaları geldi de yüreğimize acık su serpildi. Sürekli kendini öven, hep kendini gören, başkasının başarısını zerre görmeyen, durmadan “ben ben ben” diye ortalarda dolananlara cevap gibiydi söyledikleri: “Trabzon’da galibiyet golünü attım ama Gökhan o güzel ortayı yapmasa nasıl atacaktım? Aynı şekilde Adriano’nun o şık ortası olmasa Cenk nasıl atacaktı? Biz bir takımız. Birbirimizi çok iyi tanıyor, tamamlıyoruz. Gol atandan çok kulübedekiler seviniyor. İşte takım olmak budur.‘Ben’ olmaktan çok, ‘biz’ olmayı seviyorum” dedi. İlaç ilaç.

Nisan acı bir olayla son buldu futbol kamuoyu için. Gaziantepspor’un Çek oyuncusu Rajtoral’in intihar haberiyle sarsıldık. Evinden uzakta, yabancı bir ülkede, tek başına çekti gitti Rajtoral baş edemediklerini de yanına alarak.

Mayıs yüzümüzün güldüğü bir aydı. Fenerbahçe Basketbol Takımı, ki biliyosunuz kendisi dünyanın en güzel basketbol takımıdır, Euroleague şampiyonu oldu. Memleketcek bir arada sevindiğimiz nadir zamanlar getirdi bu şampiyonluk. Sadece ortak sevinçleri hatırlattığı için değil, aynı zamanda ülkede futboldan başka bir sporu çocukların gönlüne düşürdüğü için de çok kıymetliydi. Çok emek dökülmüş, çok hak edilmiş bir başarıya tanık olduk. Fenerbahçe aynı ay, 1988-89 sezonundaki 103 gollü şampiyonluğunun mimarı eski teknik direktörü Todor Veselinovic’i kaybetti. Bu sıralarda Beşiktaş, ligin bitimine bir hafta kala şampiyonluğunu ilan etti ve üstüste ikinci kez motorları maviliklere sürdü.

Haziran ayında “Adamlık çok önemli, Adamım ben, Adamlığımı kimse sorgulayamaz” tartışmalarının vazgeçilmez aktörü Arda Turan yine sahnedeydi. Milli Takım kafilesinde gidip bir gazetecinin boğazına sarıldı, akşamına kendisini kameraların karşısında görünce “Özür dileyecek galiba”diye bekledik, çıktı, “Kuş gibi hafifim, pişman değilim” diye yaptıklarını marifetmiş gibi güzeeel güzeel savundu. “Hocamız ve Federasyon Başkanı’yla birlikte konuşup Kosova maçında olmamamla ilgili karar aldık” dedi. “Kenara çekileyim biraz” dedi. Sanki kendisine saldırılmış, kendisi mağdurmuş, dinlenmeye ihtiyacı varmış gibi kendi isteğiyle bıraktı. “Öyleyse oynamıyorum” demeye getirdi. Federasyon Başkanı filan da çıkıp “Yaptığı saldırı kabul edilemez, cezası şudur” demedi. Sonra hoca değişti kaynadı gitti mevzu.

Milli Takımlar Teknik Direktörü Fatih Terim’in kebapçı basması bütün bir Temmuz ayının konusu oldu, yazıldı çizildi sonunda Fatih Terim gitti. Yoksul halkın parasıyla ödenen maaş meselesi kapandı ama Terim’in istediği tazminat hâlâ gündemde.
Bir önceki sene bu vakitler Olimpiyatlar ve Avrupa Futbol Şampiyonası sayesinde şahane zamanlar yaşayan sporseverler, bu sene bu zamanlar “transfer sezonu” denen ve gerçeklerle kurulan bütün bağların koptuğu bir zaman diliminin getirdiklerine mahkum kaldılar. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu asla bilemediğin, kim geliyor, kim kalıyor, kim gidiyor asla emin olamadığın bir tuhaf zaman. Yöneticiler, menajerler ve spor basınından oluşan bermuda şeytan üçgeni. Ve elbette 2017 transfer sezonu da “Kulüp olarak bu sene transferi erken kapatacağız, yeni transferleri kampa yetiştireceğiz”minvalindeki cümlelerle başladı “Transferde ince eleyip sık dokuyoruz, hızlı karar vermek istemiyoruz, henüz transfer sezonu kapanmış değil” diye bitti.

Ağustos ayında, şampiyonadan bir hafta önce “2 saliselik farkla dünya şampiyonu ya da sekizinci olabilirsiniz. 2 salise için 2 ay çalışıyoruz” diye röportaj veren milli atlet Ramil Guliyev, 200 metrede 2 salise farkla Dünya Şampiyonu oldu. Bir atletizm tarihimizde bir ilkti. Güreşçimiz Yasemin Adar da, Dünya Güreş Şampiyonası’nda, kadınlar 75 kiloda altın madalya kazandı. Bu da ülkenin kadınlardaki ilk dünya güreş şampiyonluğuydu.

Paralimpik tenisçimiz Büşra Ün’ün başarısını konuştuk Eylül ayında. Kazandığı son kupayı müjdelediği tivitine “Salonda çok yer kaplayacağı için üzgünüm ama bu kadar büyük olacağını bilmiyordum anne” yazması, imkansızlıklar içinde imkansızı başaran sporcularımızdan ve ailelerinin emeğinden söz edilmesine neden oldu. Hemen arkasından Ekim ayında, Ampute Futbol Milli Takımı Avrupa Ampute Futbol Şampiyonası’nda şampiyon oldu. Bu sıralarda önüne her türlü imkanın serildiği A Milli Takım Dünya Kupası’na gitme şansına el sallıyordu.

Kasım, dünya spor tarihinin gördüğü en büyük sporculardan birine veda zamanıydı. Bir kuşağın çocukluğunun en net fotoğrafıydı: Naim Süleymanoğlu gözlerinin içine baka baka ve kakülllerine üfleye üfleye dünyayı kaldırıyordu. Süleymanoğlu’nu en çok “Naimmmm, haydi Naimmmm, oldu Naimmmm oldu” diye bağıran Hüseyin Başaran’ın sesiyle tanıyan kuşak, Başaran’ı da Süleymanoğlu gibi karaciğer hastalığından kaybetmişti. “Başaran’a da selam götür Naimmm” dediler arkasından.


Aynı ay Beşiktaş, Şampiyonlar Ligi ikinci turuna; daha son maç oynanmadan grup liderliğini garantileyerek, güle oynaya, elini kolunu sallaya sallaya çıktı. Son maçtan sonra bi de “namağlup” unvanı taktı yakasına.

Yazının yazıldığı günlerde henüz bitmemiş olan Aralık ayının en büyük hadisesi kebapçı baskınıydı filan derken milli takımdan ayrılan Fatih Terim’in Galatasaray’ın başına geçmesidir herhalde. “Nerde kalmıştık?” diye sordu Fatih Terim. Umarım soru soran gazetecilere “Siz hasta mısınız?” diye atarlanmalarda, görüntü alan gazeteciye edep yerini gösterip “Onu çekme bunu çek” demelerde, “Ben ders almam veririm” açıklamalarında, bitmek bilmeyen bi kibirde, sürekli bi azarda, müthiş üstten o tonda kalmamışızdır ve kaldığımız yerden devam etmeyiz.
Bana ayrılan yerin sonunda dilek ve temenniler bölümüne geçelim: Memleket için de memleket sporu için daha iyi bir yıl gelsin. Kimseler ofsayta düşmesin. Atletlerinizi içinize sokun, beliniz üşümesin.

En Çok Okunan Haberler