Merkezdeki geleneksel partiler gittikçe zayıflıyor

YAŞAR AYDIN / yasaraydin@birgun.net

Dünyada sağ popülizm yükseliyor. Sağ popülistler iktidara geldikleri ülkelerde ise süratle otoriterleşiyor. Dünyanın birçok yerinde iktidara yürüyen sağ popülizmi besleyen ana etkenler neler? Sağ popülizm halkı nasıl ikna ediyor ve en önemlisi Türkiye'de Erdoğan çizgisi nereye oturuyor? Tüm bu soruları Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden Prof. Dr. Filiz Zabcı ile konuştuk.

» Trump, Le Pen, Orban ve Erdoğan gibi sağ kanat siyasetin liderleri popülerlik kazanmış durumda. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’da yükselen bir sağ popülist hareket var. Sizce sağ popülizmin güçlenmesinin arka planında yatan unsurlar nelerdir?

Sizin de belirttiğiniz gibi Batı’da sağ popülist bir dalga var ve yükselen aşırı sağ partiler, popülist liderler ve popülist bir strateji ile bütünleşmiş durumda. Donald Trump seçim kampanyasını daha önce yaptığı “reality show”lara dönüştürdü; Amerika’da tarihsel kökleri olan popülizmin yeni bir versiyonunu sunuyor. Marine Le Pen, Fransa’da, Avrupa Birliği ve göç karşıtı ve hatta ırkçı bir politikanın bayraktarlığını yapıyor, “Frexit”i savunuyor. Macaristan’da Viktor Orban iktidarda; karşısındaki ana muhalefet partisi de yine aşırı sağ bir parti. Polonya, Slovakya ve İsviçre’de aşırı sağ partiler parlamentoda çoğunluğu ellerinde bulunduruyorlar. Finlandiya, Litvanya ve Norveç’te ise hükümet koalisyonlarının bir parçası durumundalar. Avrupa’nın güneyinde ise sol popülist hareketler 2008 krizi sonrasında güç kazandı; Yunanistan’da SyrIza, İspanya’da Podemos ve İtalya’da Beş Yıldız Hareketi gibi. Ancak, genel olarak bakıldığında sol popülizm çok etkili değil, yükselen ve yayılan dalga sağ kanatta.

» Bütün bu saydığınız partiler, liberal demokrasinin kurumsallaştığı bir yerde kitleleri nasıl cezbediyorlar, nasıl kendi yanlarına çekebiliyorlar?

Aşırı sağ popülizmin güçlenmesinin koşulları ülkeden ülkeye değişiyor kuşkusuz; ama bazı yapısal nedenleri ve genel eğilimleri saptayabiliriz. Bir kere Avrupa’da genel olarak ekonomik durgunluğun olduğunu görüyoruz. ABD’nin ise kapitalist dünya ekonomisinin motoru olma rolünü Çin’e kaptırmaya başladığı bir döneme girdik. 1970’lerden beri büyüme oranlarında düşüş var. 2008 ekonomik krizi bu eğilimi derinleştirdi; özellikle Güney Avrupa’da enflasyon ve işsizlik zirve yaptı. Üstelik hatırlarsanız gerek ABD’de gerekse Avrupa’da ekonomik krizin yükü alt sınıfların ve orta sınıfın omuzlarına yüklendi. İşsizlik oranları küresel ekonominin yarattığı yeni koşularla da artıyor; yatırımlar düşük ücretin olduğu ekonomilere kaydıkça bu ülkelerde yarı vasıflı ve vasıfsız işçilerin işsiz kaldıklarına tanık olunuyor. Buna eklenen bir de enformasyon devrimi var. Yeni teknolojiler ile daha az işgücüne gereksinim doğuyor. Geçenlerde okuduğum bir yazıda Google ve Uber gibi şirketlerin geliştirdikleri sürücüsüz arabalar ile Amerika’da üç milyon kamyon şoförünün işsiz kalabileceği belirtiliyor.

Doğu Avrupalılar tehdit gibi algılanıyor

» Bir de buna eklenen bir göç dalgası var.

Evet, haklısınız. Avrupa Birliği’nin sürücü koltuğunda oturan ülkelerinde çalışan sınıflar Doğu Avrupa’dan gelen ucuz işgücü göçünü zaten kendileri için bir tehdit olarak algılıyorlardı. “Polanyalı muslukçu” bir simge olarak Fransa’da yapılan AB anayasası referandumda etkili bir biçimde kullanılmıştı. Şimdi tabii Ortadoğu’dan ve Afrika’dan gelen Avrupa ülkelerinin sınırlarını zorlayan göç dalgası sadece işçiler ve çalışanlar için değil daha geniş kesimler için bir korku yaratıyor. Özellikle de Müslüman dünyadan gelen göçler. Avrupa’daki sağ kanat popülizm göç karşıtı ve hatta İslam karşıtı bir siyaset geliştiriyor. Bu siyaset, kitlelerin ekonomik sorunlar nedeniyle geleceğe duydukları güvensizlik gibi daha derinde yatan korkularına hitap ediyor. Bu ABD için de geçerli, Trump’ın seçim kampanyası boyunca en fazla sömürdüğü konu göç oldu. Macaristan’da Orban, bu korkuları kendi siyasi başarısı için kullandı.

» Ekonomik krizin etkisinden söz ettiniz. Batı’da bir de siyasi krizden söz etmek mümkün mü? Siyasi alandaki değişimler nasıl etkiliyor sağ popülizmin güçlenmesini?

Elbette sağ popülizmin yükselmesini sadece iktisadi nedenlerle açıklamak mümkün değil. Bir kere Avrupa’da ve ABD’de 1960’larda ve 70’lerde var olan siyasal tutumlarda değişiklik gözlemleniyor. Sözgelimi, oy verme kalıplarına baktığımızda, ideolojik ve sınıfsal ayrımların hâlâ etkili olmakla birlikte artık belirleyici olmadığı görüyoruz. Yapılan araştırmalar, 1990’lardan itibaren ABD, İngiltere, İsveç, Almanya gibi ülkelerde sınıfsal konuma bağlı olarak oy verme davranışında ciddi bir düşüş yaşandığını gösteriyor. Kültürel tercihler ön plana geçiyor. Özellikle Amerika’daki son seçim kampanyasında ve Trump’ın sözlerinde bunun görmek mümkün. Amerika’da beyaz işçi sınıfının Demokratlardan gittikçe uzaklaştığı ve Cumhuriyetçilere yöneldiği görülüyor. Bunlar üç “G” (Guns, God, Gays/ Silahlar, Eşcinseller ve Tanrı) olarak belirledikleri meselelere yönelik kendi yaklaşımlarını en iyi Cumhuriyetçilerin temsil ettiğini düşünüyorlar. Trump bu kültürel unsurların farkında; Cumhuriyetçi ve muhafazakâr seçmenin ekonomik reformlar vaadiyle değil, kültürel nedenler, korkular ve milliyetçi duygular ile harekete geçeceğini düşündü. Ayrıca Obama’ya karşı ırkçı tepkileri de arkasına almayı hedefledi.

Diğer yandan, liberal demokrasinin geleneksel kurumlarına karşı da bir soğukluk ve kayıtsızlık var. Örneğin siyasal partiler. Batı demokrasilerinde merkezde yer alan geleneksel siyasal partiler, gittikçe zayıflıyor. Bunun arkasında özellikle sol ve sosyal demokrat partilerin refah devleti anlayışından ödün vermeleri ve neoliberal ekonomik politikaları benimsemeleri yatıyor. İngiltere’de Tony Blair’in İşçi Partisi ya da Almanya’da Gerhard Schröder’in Sosyal Demokrat Partisi gibi. Geleneksel sağ partiler ise tarihsel kimliklerinden sıyrıldılar. Angela Merkel ve David Cameron gibi liderler kültürel anlamda daha liberal, daha pragmatik yaklaşımları tercih ettiler. Bu siyasi yakınlaşmalar ve geçişkenlikler popülizmin yükselmesi için elverişli bir ortam yarattı. Aynı zamanda da daha radikal bir söylemle yola koyulan hareketlerin içinde türeyebileceği bir siyasal boşluk ortaya çıktı. Yeni siyasi özneler, aşırı sağ hareketler bu boşluğu doldurmaya başladılar. Halkın genel olarak yerleşik kurumlara ve geleneksel siyasi partilere duydukları güvensizlik, bu hareketlerin liderleri tarafından popülist bir söylem içinde son derece başarılı bir biçimde kullanılıyor.

Duygusal mesajlar kullanıyorlar

» Peki bu popülist siyaset, hangi iletişim tekniklerini tercih ediyor?

Popülizm, toplumların kendine özgü koşullarıyla değişir elbette; bir de farklı türleri var. Ama bazı tipik ortak özellikler sayabiliriz. Sözgelimi, en belirgin özelliklerinden birisi “halk” ile “seçkinler” arasında bir karşıtlık kurması ve halk adına konuşma iddiasına sahip olmasıdır. Halk, seçkinlerin yozlaşmış siyasetine karşı daha “temiz” ve “adil” bir siyasetin simgesidir. Siyaset, halkın iradesinin, çoğunluğun iradesinin veya milli iradenin bir ifadesi, hatta aracı olmalıdır. Popülizm, daha çok ihmal edilmiş, unutulmuş ya da kendisini bu şekilde algılayan kesimlere seslenir. Trump 2016 yılında Wall Street Journal’a yazdığı makalede, “Elitlerin çökmüş yönetiminin panzehiri, halka dayalı bir iradeyi aşılamaktır” diyordu. Halk ile lider arasında güçlü bir bağ inşa edilmeye çalışılır. Popülist lider, halk ya da millet adına konuşur ve doğrudan sokaktaki insanın sorunlarına yönelik gayet basit ve pragmatik bir dil kullanılır. Kısaltılmış, şifrelenmiş, paketlenmiş ve aynı zamanda duygusal mesajlar…

Bir diğer ortak özellik ise anaakım siyasete ve yerleşik kurumlara yönelik kuşkucu ve hatta düşmanca tutumdur. Yerleşik kurumların ve değerlerin eleştirisi, sürekli “yeni” olanın kurulduğuna dair bir düşünceyi öne sürmelerini getirir. Bu Trump’ta olduğu gibi, Amerikan rüyasının yeniden inşa edilmesi, güçlü Amerika’nın yeniden kurulması şeklinde olabilir. Ya da AKP’de olduğu gibi güçlü Osmanlı mirasının canlandırılması yoluyla yeni Türkiye’nin kurulması şeklinde de kendini gösterebilir.

Sağ ve sol popülist parti ve hareketlerin ortak özelliklerinden biri de, Özellikle Latin Amerika’da ve Türkiye’de AKP örneğinde gördüğümüz gibi, yeniden dağıtımcı bir ekonomik programı gündeme getirmeleridir. Sosyal yardımlar, yoksulların durumunun iyileştirilmesi, sosyal güvenlik sisteminin yenilenmesi ve altyapı yatırımlarının artırılması gibi.

AKP’de de benzer eğilimler var

» AKP’yi nereye oturtabiliriz? Popülist bir parti olarak nitelenebilir mi?

Az önce popülizmin sıraladığım unsurlarına tekrar dönersek; seçkin karşıtlığı, halk iradesi, milli irade ya da çoğunluğun iradesi vurgusu, liderin önemi ve siyasi dilin doğrudan, basit ve duygusal boyutu, sosyal yardımlar, yerleşik kurumlara tepki ve değişim isteği, yeni bir ülke ve toplum vurgusu gibi. Bütün bu özellikler ile AKP’nin politik çizgisi arasında yakın bir benzerlik kurabiliriz değil mi? AKP’nin popülizmi bana kalırsa 1990’larda Latin Amerika’da iktidara gelen neoliberal sağ popülizme pek çok açıdan benziyor. Kayda değer bir diğer ortak özellik de yürütmeyi güçlendirmek ve iktidarı merkezde yoğunlaştırmak adına liberal demokratik kurumların baypas edilmesidir. Fujimori, Kongre’yi feshetmişti; Menem, Anayasa Mahkemesi’ni kendisine bağlı yargıçlarla doldurdu. Şimdi, Türkiye’de de AKP, başkanlık sistemi gibi fiili olarak yaratılan durumu, hukuki bir çerçeveye oturtmak istiyor.

Sol popülizm anti-emperyalist

» Sol popülizmi sağdan ayıran temel özellikler nelerdir?

Örneğin 1990’larda Peru’da Alberto Fujimori ve Arjantin’de Carlos Menem’in temsil ettiği sağ popülizm, neoliberal programı kabul ederek, uluslararası sermayenin ve kuruluşların yardımıyla bunları gerçekleştirdiler. Oysa 2000’li yıllarda Venezuela’da Hugo Chavez’in ya da Bolivya’da Morales’in sol popülizmi doğrudan bunlara ve neoliberal programa karşı bir hat izlemiştir biliyorsunuz. Arjantin’de Peronist bir popülizmi savunan Nestor Kirchner ve karısının yönetimini dışarıda bırakacak olursak, Latin Amerika’da 2000’li yıllardaki sol popülizm, oligarşik şirketleri ve seçkinleri hedef aldı ve antiemperyalist bir siyaset izledi. Yine ABD’de sol popülizmin bir örneği olarak gösterilen Bernie Sander, Demokrat Parti’nin içindeki başkan adayı seçimlerinde “milyarder sınıf”a karşı bir söylem geliştirdi; yenileştirilmiş bir sosyal devlet modelini savundu.

En Çok Okunan Haberler