Müslüman, erkek, Türk medyamız iktidarın hizmetinde!

“Türkiye’de medyanın erkek, Türk ve Müslüman olduğunu düşünüyorum.”

Medya alanındaki akademik araştırmalarıyla tanıdığımız Esra Arsan, böyle diyor. İtirazım var. Ama, sadece sıralamasına. Ben Türkiye’de medyanın (artık) Müslüman, erkek ve Türk olduğunu düşünüyorum. Tespitin geri kalanına ise aynen katılıyorum:
“Bir zaman olur, medya, düşüncesini değiştirse bile kitlesinin düşüncesini kolay kolay değiştiremez. Yılların pompası, kemikleşmiş düşüncelere neden olur. Türkiye’de medyanın erkek, Türk ve Müslüman olduğunu düşünüyorum. Ve bu üç unsurun Türkiye ortalamasında tam da ‘iktidar’ kavramının karşılık geldiğini…”

Medyayı içinde, dışında, her köşesinde 44 yıl yaşamış bir gazeteci olarak bu “kuramsal” tespitleri birebir deneyimledim. Evet, hep “erkek” idi. Evet, en özgürlükçü sandığımız/sandığınız yerde bile “Türk” olma refleksi öne çıkıyordu. Evet, son yıllarda Müslüman kimliği açık ara öne geçti. Ve elbette, bu toplam, iktidar kavramının ta kendisiydi!

• • •

İktidar.. Ya da “güç”.. Nasıl elde edilir? Nasıl korunur? Bu kadim soruya/arayışa, Gramsci “hegemonya” ile yanıt verir. Yani, egemen sınıfın, gücünü “boyun eğenlerin rızasıyla” kazanmasına.. Bu tespitle kalmaz Gramsci. Daha 1930’larda, “ideolojik bir aygıt olarak medyanın hegemonya tesisinde kritik önemini” keşfeder ve yazar. Hatta, neredeyse bugünleri tarif eder. Özellikle de bugünün Türkiye’si ve medyasını.

Zira, hegemonya bir kez kazanılıp kenara konulacak bir “durum” değildir. Kitlelerin “rızasını” yeniden yeniden kazanmak gerekir. Bu nedenle aktiftir, değişkendir, mevzi kaybetmemek için yeni hedeflere ihtiyaç duymaktadır.

Medya, işte bu işlere yarar. Yeri geldiğinde ağzından bal dökülerek barış çağrılarıyla.. Yeri geldiğinde milliyetçi hassasiyetler adı altında faşist sloganların en koyusuyla.. Ama hep iktidarın gücünü korumak üzere slogan / fikir / “paket” üretir. Onları kitlelere aktarır. Kitleler de bu ideolojik beslenmeyi, “daha daha daha..” çığlıklarıyla geri yansıtır.

Kadın programlarına baksanız yeter. ARTIK, hepsinin sunucusu, cuma günleri yayınlarını “hayırlı cumalar” diye açıyor. “Allah’a emanet olun” diye kapatıyor. Zira egemen güç ve kitlesi, onlardan “dini hassasiyetlerine saygılı” olmasını bekliyor. Bu kadarla kalmıyor elbette. Programların kadın sunucuları “erkek zihniyetleriyle” kadın konuklarına yol yordam gösteriyor. Kadınlara biçilen rollerin üzerinden geçiyor. Kitle ekran başında onaylıyor. Katılıyor. Malum, kitle demek reyting demek! Ekran, istenenlere fazlasıyla karşılık veriyor. Anlayacağınız, bumerang oradan oraya uçup duruyor!

• • •

İktidarın 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin hemen ardından, 20 Temmuz’da OHAL darbesini gerçekleştirmesi.. Ve “ilk iş” olarak da medyayı hallaç pamuğu gibi atması boşuna değil.

RTE, medyanın önemini en iyi anlayan siyasetçilerden biri. Arkasındakilerin AKP Projesi’ni hazırlarken bu derse çok iyi çalıştıkları da açık.

15 Temmuz’dan sonraki bir yıl içinde medyanın başına gelenlere bakınca anlıyorsunuz zaten:

“TGS, TGC ve DİSK verilerine göre (bir yıllık) OHAL süresince 216 gazeteci gözaltına alındı, 2 bin 308 gazeteci işsiz kaldı. 31 TV kanalı, 5 haber ajansı, 62 gazete, 19 dergi, 34 radyo, 29 yayınevi olmak üzere toplam 180 medya kuruluşu kapatıldı.”
FETÖ bahanesiyle, FETÖ yayın organlarının yanı sıra sol / sosyalist / Alevi yayın organları tarumar edildi. Ana akım da neredeyse tamamen ele geçirildi.

Saray’ı rahatsız eden her kalem, her gazeteci kovuldu. Kimileri de sürgüne gönderildi. Örneğin Hürriyet’in en önemli isimlerinden Mehmet Y. Yılmaz artık magazin yazarı. Örneğin HaberTürk’te Umur Talu, yerini son zamanlarda Reis hayranı kesilen Oray Eğin’e bırakıp, futbol yazmaya başladı.

Ya geri kalanı? Kimilerinin “muhalif” diye tanımladığı.. Benim “gerçekleri anlatmaya devam edenler” dediğim gazeteler? Hepsini toplasanız tiraj 500 bini buluyor mudur! Sanmam.

En etkili kitle iletişim alanı televizyona gelince.. O alan iyiden iyiye ıssızlaştı. Birkaç küçük / “niş” kanal ve bir de -sınırlı sürede ve imkânla artık ne anlatabiliyorsa- FOX Haber!

Kaldı ki, tabloyu Gramsci’nin kriterlerine vurursanız, aslında “elimizde kalanın” da aslında “var olmadığını” görürsünüz.
Zira, iktidarın hegemonyasına hizmet etmediklerini/muhalif olduklarını düşündükleriniz bile Müslüman / erkek / Türk alanından çıkamıyor. Bir bakıyorsunuz ki, “milli meselede iktidarın desteklenmesi Türkiye’nin namusudur” diye.. “Biz içeride eleştiririz ama dışarıya yedirmeyiz” diye destek olunuyor. Ve milli dayanışma adına, faşizan söylemlere / çıkışlara can suyu veriliyor.

Sıra milliyetçiliğe, dini hassasiyetlere ve erkek dayanışmasına gelince birbirlerinden farkları kalmıyor. Retorikten, seçilen sözcüklerden ve ağır testosteron yüklü ifadelerden söz etmiyorum bile.

• • •

2013 başında CNN Türk’ten ayrıldığımda Aydın Doğan’a veda ziyaretine gitmiştim. Gönderilişimi O’nun nasıl izah edeceğini merak ediyordum çünkü.

Özetle şöyle izah etti:

“Ben geçmişte ‘gazeteler gazetecilerindir’ diye düşünürdüm. Yanlışmış. Hayır, gazeteler / televizyonlar benim! Ben bu gazetelerin / televizyonların patronuyum. Gazeteciler de onların çalışanı.”

Bunu bir tek bana söylemiş değildi elbette. Öncesinde pek çok üst düzey yöneticiden duydum, somut örneklerine tanık oldum. Sonrasında da aynı anlayışın sürdüğünü gözlemledim: Doğan Grubu “çalışanları” için öncelik, patronlarını ve O’nun çıkarlarını korumaktı.

Peki! Bu durumda Doğan Grubu çalışanlarına “gazeteci” mi diyeceğiz yani! Diyebilecek miyiz!

İktidarın doğrudan sahibi olduğu veya tam anlamıyla kontrol ettiği gazete ve televizyonlar biliniyor. Doğan ve Ciner Grubu’nun ya da Ferit Şahenk’in sahibi olduğu NTV’nin “kontrol altında olmadığı” söylenebilir mi?

Pek çok gazetesi / dergisi / kanalı ile sanki ayrı bir dere yatağından akıyormuş algısı yaratmaya çalışan bu yayın grupları, Saray’a yeterince selam çakmıyor mu! Hegemonya, bir bakıma onların “güya tarafsız” varlığıyla inandırıcı hale gelmiyor mu! Bu sayede daha da güçlenmiyor mu!

Dikkatli okurlar fark edecektir. Ciner Grubu’nun gazetesi HaberTürk’te, neredeyse haftada birkaç kez Berat Albayrak birinci sayfadan haber olur. Atılan yeni bir adım, söyleyecek yeni söz olmadığı için haber genellikle “kömürün fazileti” üzerinedir. Cümleleri bile tekrardan ibarettir. Olsun! Ankara’ya, Saray’a, Enerji Bakanı Berat Albayrak’a mesaj verilir. Karşılığında ne alındığını ise, bir onlar bir de enerji alanındaki büyük çaplı yatırımlarıyla tanıdığımız Turgay Ciner bilir!

Geçmişte AKP-Gülen beraberliği nedeniyle bulanık olan çizgiler 15 Temmuz’dan sonra iyice netleşti. Medya -neredeyse yüzde 95 oranında- “Reis’ten yana olanlar” ile ÖTEKİLER diye ayrıştı.

Reis’ten yana olanlar, tirajları / reytingleri ne olursa olsun, başta kamu bankalarının reklamları olmak üzere havuzlarını doldurdular. Patronları, imzaları Ankara’da atılan ihalelerle ihya edildiler.

Peki ya ÖTEKİLER?

Yani, bir bakıma BİZ?

• • •

Elbette Ankara’dan lütuf bekleyecek değildik. Tam tersine, her vesileyle ceza üstüne ceza yemeye alışıktık.

Bunda şaşılacak ve hatta konuşulup tartışılacak bir şey yok.

Ama konuşmamız ve tartışmamız gereken bir başka şey var: Sosyal demokrat / sol / sosyalist cenah.. Ya da referandumdan miras ifadeyle söyleyelim, HAYIR CEPHESİ medyanın önemini yeterince anlıyor ve gereğini yerine getiriyor mu?

“Kitlesel” olarak BİZ bu kadar mıyız? Bundan ibaret miyiz?

2016, iktidara -RTE’nin sözleriyle söylersek- “darbenin lütfu” ile medyayı altüst etme fırsatı verdi. 2017 ise, o büyük operasyonun tamamlanması imkânını..

İktidar, Gramsci’nin hegemonya için gerekli gördüğü iki ideolojik aygıta; medya ve (kilisenin karşılığı olarak) camiye sahip. Hem onları kontrol ediyor hem de onlar aracılığıyla kitleleri.

Sıradan programlarda bile Müslüman / erkek / Türk toplumun tohumları yeşertiliyor.

BİZLER ise, darmadağın.. Yetersiz.. Çok azız..

Ana muhalefet partisi CHP, elindeki imkânları bile kullanmaktan uzak. Hâlâ “ana akım” olduğunu düşündüğü Doğan Grubu gibi mecralarda haber olmayı, ekranda yer almayı önemsiyor. Kendi alanını güçlendiremiyor, sesini çoğaltamıyor.

Yalnızca muhalif olduğu için değil.. Yalnızca gerçeklerden söz ettiği için de değil.. Bütün bunların yanı sıra, kimliğimin her rengini dile getirebilme platformu olduğu için BİRGÜN’de yazmayı çok önemsiyorum. Olağanüstü sınırlı gücüne rağmen Anadolu’ya uzanıp sesini duyurma çabasını hayranlıkla izliyorum.

Ama sonuç...

Karanlıkta yitip giden bir haykırış gibi!

Evet, her çaba önemli. Özellikle sosyal medyanın gücü yadsınamaz. Elbette, kitlelere, sokağa ulaşabilirse..

BİZLER bir yolunu bulup ortaklaşmadığımız ve bir şey yapamadığımız takdirde yoksul kitleleri AKP / RTE hegemonyasına teslim ediyor olacağız.

Ahmet Şık gibi yürekli meslektaşlarımızı hücrelerde sessizliğe mahkûm ediyor olacağız.

Hayır!

Mutlaka bir yolunu bulmalıyız. Sesimizi çoğaltıp kitlelere ulaştırabilmeliyiz.

Yoksa..

2017 yılı, medyada “teslimiyetin” yılı oldu. 2018 ise “dikta yönetiminde medya nasıl işler” sorusuna yanıt alacağımız bir yıl olur.
O yanıtın ne olacağı ise, tam da yılı bitirirken “işaret fişeği” gibi gelen BİRGÜN manşetinde saklı: “AKP’li RTÜK üyelerinden skandal ifadeler: Millet şortlu küçük kızlardan tahrik oluyor.”

TV 8’deki “Yetenek Sizsiniz” programında dans eden 7-11 yaşlarındaki kız çocuklarından.. ÇOCUKLARDAN.. Ve onların şortla dans etmesinden söz ediliyor.. Kurul’un AKP’li üyelerinin ifadesiyle “millet o çocuklardan tahrik” olduğu için kanala ceza verilmesini talep etmesinden söz ediliyor..

Kerameti kendinden menkul televaizler ya da “şeytanın kendisine üflediğini” düşünen aklı uçmuş adamlar değil bunları söyleyen. Televizyonları ve radyoları kamu adına denetlemekle yükümlü bir kurulun üyeleri.

Belli ki aslında, 7-11 yaşlarındaki kız çocuklarından tahrik olabilen adamlar.. Ya da böyle adamların “nefsini korumakla görevli” memurlar.. AKP paradigmasının öncü süvarileri..

Doğrusu, 2017 yılı daha anlamlı bir işaretle, daha “uyarıcı” bir haberle bitemezdi.

En Çok Okunan Haberler