‘Müslüman terörist’ demenin dayanılmaz hafifliği

İngiltere kritik bir genel seçim arifesinde Manchester saldırısıyla sarsıldı. Seçimlere 10 gün kala gerçekleşen saldırının Muhafazakar başbakan May’in oylarını artıracağı beklenmesine karşın olaydan sonraki kamuoyu yoklamalarında İşçi Partisi’nin arayı kapatmaya devam ettiği ve yüzde 38 seviyesine çıktığını gördük. Şerden hayır çıkması diye buna denir herhalde.

Geçen pazartesi akşamı on buçuk dolayında Manchester’da, Ariana Grande konserinin bitiminde, bir insan müsfettesi üzerindeki bombayı patlatarak 22 kişinin ölümüne ve 60 kadar kişinin de yaralanmasına yol açtı. İntihar bombacısı Salman Abedi, ailesi Libya’da Kaddafi rejiminden kaçmış, Manchester doğumlu 22 yaşında bir Müslüman.

Patlamanın hemen ardından hemen herkes ‘İslami terör’ beklentisi içine girdi. Bundan emin olanlar çoğunluktaydı belki de. Bir kısmımız da ‘aman bunun arkasından da bir Müslüman çıkmasın’ diye dilini ısırırken ayrıntılar gelmeye başladı ve suçlunun Müslüman olduğu kesinleşti.

Bununla birlikte dil de keskinleşti. Temkinli olan ve bunun ‘gerçek İslam’ olmadığını söyleyen olduğu kadar ‘İslamın tam da bu’ olduğunu söyleyen de çıktı. Polis kayıtlarına göre saldırıdan bu yana nefret suçları iki katına çıkmış.

İngiltere’de 3 milyondan fazla Müslüman var. Bunların hepsinin aynı kafada olduğunu düşünmek için çıldırmış olmak gerek. Andy Burnham’ın belirttiği gibi İşçi Partisi milletvekili Jo Cox’u öldüren ne kadar beyaz İngilizleri temsil ediyorsa Salman Abedi de Müslümanları o kadar temsil ediyor.

Yine de bunun sıradan bir sapık saldırı olduğunu kabul edip olağan tedbirlerle hareket etmek mümkündü. Seküler devletin böyle yapması gerektiğini düşünebiliriz. Ancak öyle olmadı. Öncelikle buna küresel örgütlü bir terör eylemi yaftası en azından ima yoluyla yapıştırıldı. Her sapıklığın mutlaka IŞİD ile ilişkilendirilmesi gerekiyormuş gibi.

Bunun altında yatan temel neden devletin tam anlamıyla seküler olmaması. Devlet din ve dini cemaatlere fazlaca hoşgörülü davranınca bu yaftalamalar kaçınılmaz oluyor. Hıristiyan ya da Müslüman farketmeksizin dini örgütlenmelerin korunaklı bir siyaset alanı bulunuyor. Siyaset yapmadıklarını iddia edenler olacaktır ama biz bunu geçelim. Bu korunaklı siyasi alan eleştiri dokunulmazlığıyla da donatılmış durumda.

İslam’a ve Müslümanlara bir şey derseniz İslamofobik ve Yahudilere bir şey derseniz anında anti-Semitik oluyorsunuz. Halbuki Hıristiyanlık, Müslümanlık, ve Yahudilik açıkça dinsizlere ateistlere küfrediyor. Bunu kitaplarıyla da vaazlarıyla da yapıyor. En hafifinden dini inançları olmayanlara, inanmayanlara bilumum olumsuzluk atfediyor. Bu arada ülke nüfusunun üçte biri dinsiz ve ateist. Aynı zamanda okulların yarısı İngiliz kilisesi ve diğer dini gruplarca işletiliyor.

Rahmetli ve çok sevgili arkadaşım Joanne Stansfield yıllar önce oğlunun ilkokulunda diğer çocukların annelerinden birinin kendisine gelip ‘çok üzülüyorum, sen çok iyi bir insansın ama cehenneme gideceksin, çünkü Müslüman değilsin’ dediğini aktarmıştı. Dört dörtlük ateistler olarak gülüp geçtik. Buna karşılık inanan birine gidip ‘Allah yok, cennet cehennem de yok, seni kandırmışlar’ demek çok ayıp ve hatta bazı ülkelerde suç. Yani seküler devlet aslında o kadar da seküler değil. Yanlış anlaşılmasın, maalesef, buna da şükür dedirtecek pek çok başka ülke var.

Bu dinlerin öğretilerindeki saldırgan ve hoşgörüsüz ifadelerin IŞİD ve benzeri sapık örgütlenmelere çanak tuttuğunu inkâr etmek için ya çok naif olmak ya da aşırı temkinli olmak gerek. Ortada inançlarla ilgili bir sorun olduğu kesin.

Ancak asıl mesele 22 yaşında bir adamın nasıl olup da bu kadar mutsuz olabildiğini anlamak. Bu derin mutsuzluk ne sonsuz bir nefrete yol açabilmiş ki bir Pazartesi gecesi dans edip, gülüp eğlenen binlerce insanın ölmesini isteyecek kadar büyümüş. Bununla şehadete ereceğini bellemiş. Bu genç insan nasıl ve nereden öğrenmiş ve böyle iğrenç bir eylemin diğer Müslümanları mutlu edeceğine inanmış? 22 kişinin katili Salem Abedi’nin bu kanaatlere Herbert Spencer, August Comte veya Karl Marx okuyarak ulaşmadığı ortada.

Seküler devletin ‘kobra toplantıları’ ve renkli tehdit kademesi oyunları dışında yapabileceği ve yapması gerekenlerin daha köklü olarak düşünülmesi gerekli. Bunu sadece İslam ve Müslümanlara odaklanarak yapmak da mümkün değil. Corbyn’in dış politika ve savaşlar konusunda söyledikleri haklı ancak yeterli değil. Irak, Afganistan, Libya gibi savaşa girilen ülkelerdeki laik diktatörlerin yerine gelen yapılar ile mutsuzluğun vahşi yayılışı arasında doğrudan bir ilişki olduğunu da görmek gerek.

İyi haftalar ve bol şanslar.

En Çok Okunan Haberler