Ne biat ne rahat!

1,5 yıldır çalıştırılmayan Meclis, mevzubahis Başkanlık olunca aşka geldi! Maddeler yangından mal kaçırırcasına ikişer üçer geçiyor. AKP’liler için Meclis’te sergiledikleri gösteri, anayasa değişikliğine olan inancın değil, Saray’a şirin görünme isteğinin bir sonucu. Ne denli iyi dövüşürlerse yerlerinin o kadar sağlam olacağını düşünüyorlar. MHP’de ise tabiri caizse adam adama markaj var. Yalnızca Bahçeli’ye muhalif olanlar değil, yönetimin yanında yer almakla birlikte Başkanlığa mesafeli duranlar da sürekli izleniyor. 1999 seçimlerinden bu yana MHP’nin Batı illerinde yaptığı oy yatırımı Başkanlığa destek nedeniyle eriyip gidiyor. Bir yanda biat bir yanda pazarlık… Demokrasi de cumhuriyet de hiçbirinin umurunda değil.

Cebir, hile, vaat
2012 sonbaharında Erdoğan, tüm sağ partileri AKP’ye bağlama taktiğine hız verdi. MHP’nin tabanını kendine çekmeye çalıştı, diğer sağ partilerin liderlerini AKP’ye davet etti. O dönemde AKP’ye katılması teklif edilen Soylu, önceleri Erdoğan için sarf ettiği sert sözleri unutmuş gibiydi. Soylu, Erdoğan’ın “tarih yazmak” istediğini söylüyor ve onu “gerçekçi” bir siyasetçi olarak övüyordu. Zira Başkanlık sistemi konusu açıldığında Erdoğan, “Türkiye’yi çok iyi noktaya getirecek bir sistem ama bugünkü tablo içerisinde bu çok zor olabilir” demişti. Bizler 2012’den bu yana o “tablo”nun cebir ve hileyle nasıl değiştirildiğini beraberce izliyoruz.

Sağ siyasette AKP’ye rakip hiçbir unsur bırakılmadı. Ya tasfiye edildiler ya da AKP içinde eritildiler. Beş yıl önce Has Parti’nin başında olan Numan Kurtulmuş, ileri demokrasilerde Başkanlık sisteminin “doğru” olduğunu fakat Türkiye’de yüzde 10 barajından milletvekili seçimine birçok antidemokratik unsurun mevcudiyeti nedeniyle bu sistemin uygulanmasının “zararlı” ve “mahsurlu” olduğunu söylüyordu. Kurtulmuş’un saydığı başlıklarda bunca zamanda hiçbir demokratik iyileşme yaşanmadı, hatta işler daha da kötüye gitti ama kendisi şimdilerde Başkanlığı savunuyor. ‘Entegrasyon’ işlemi belli ki beklenenden de iyi sonuç vermiş!

2014’te Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında ikinci taktik devreye girdi. AKP içinde Başkanlığa şerh düşecekleri temizleme operasyonuydu bu. Partinin ağır topları peyderpey karar alma sürecinin dışında bırakıldı. Başlardaki ‘denge’ kaygısı çoktan rafa kalkmıştı. Vurucu hamle Davutoğlu’nun başbakanlıktan uzaklaştırılmasıyla gerçekleşti. 15 Temmuz sonrasındaki iklimde parti içi muhalefet imkânı ise neredeyse sıfırlandı. “Fetöcü” suçlamasından korkan vekiller Başkanlık projesinin neferi haline geldi. Saray’ın partide ikinci, üçüncü adam bırakmama taktiği onun hem manevra alanını genişletti hem de yalnızlaştırdı. Yalnızlaştıkça ‘kontrol tutkusu’ arttı.

Tek adam rejimine sağ siyasette şüpheyle yaklaşan az sayıda yazar da son iki yılda siyasetçilerle aynı kaderi paylaştı. Bu süreçte bırakın liberal-demokratları, liberal-muhafazakârlara dahi tahammül edilemedi. Bir kısmı hapishaneye gönderildi, bir kısmı ise zorla kabuğuna çektirildi. Bugün istisna sayılacak birkaç isim dışında sağda eli kalem tutanlardan ses soluk çıkmıyor. Kendini İslamcı ya da dindar olarak tanımlayan kitleler ise zulüm gören solcularla, demokratlarla ilgilenmediği gibi Saray’ın üstünü çizdiği ve kendine ideolojik olarak yakın çevrelere de sahip çıkmadı. Siyasal İslam, sadece biat edenler için bir ikbal kapısı artık.

Bu manzara açık bir biçimde gösteriyor ki sağ cenahta MHP’li muhalifler ve AKP’li bazı küskünler dışında başkanlığa dur diyecek kimse yok. Tabanda ise durum daha karmaşık. MHP’nin Batıdaki seçmeninin sandıkta hayır deme ihtimali yüksek, geleneksel oy deposunda ise sonucun değişmesi muhaliflerin performansına bağlı.

İlericilere düşen
Liberaller çuvallamış ve çil yavrusu gibi dağılmış, İslamcılar biadı tercih etmişken tek adam rejimine karşı örgütlü mücadele etmek yine cumhuriyetçilerin, sosyalistlerin ve demokratların üzerine kaldı. Bu çerçevede yapılacak iş çok, süre az. Referandum kararının çıkması halinde, “hayır” kampanyasının örgütlenmesini engellemek maksadıyla iktidar blokunun her türlü yasal ve fiili oldubittiye başvuracağı kesin. Bu süreçte halkın ilgisini başka yöne çekmeye çalışan manipülasyonlar, şok dalgaları ve peşi sıra gelecek yeni tasfiye operasyonları sürpriz olmaz. Öyleyse OHAL koşullarında mücadele etmenin dilini ve yöntemlerini geliştirmek demokrasi savunucularının sorumluluğudur. Laf kalabalığından uzak, akılda kalacak bir manifesto başlangıç noktası olmalıdır. Sonrası sahadaki çalışmaya ve çok farklı kesimlere ulaşabilmeye bağlıdır.

En Çok Okunan Haberler