Nöron patikalarından kurucu ağlara

I) Radikal olmak, meselenin kökenine inmek demektir. Konu insansa, köken de insanın kendisidir / Karl Marx

Kızım bu sene, eski adı TEOG olan, yeni adı ve formatı hafta bazında değiştirilen sınava girecek. Eğitimde ölçme ve değerlendirme yöntemi olduğu iddia edilen ‘sınav’ kavramının kendisi zaten saçmalıkken bir de ‘yap-boz’ tarafı çıktı. Bununla kalsa iyi; malumunuz siyasal iktidarın niyeti bütün yolları imam hatiplere çıkartarak toplumdaki gericileşmeye ivme kazandırmak. Kızım kendi çapında çalışıyor, yüz binlerce mağdur öğrenci gibi. Geçenler Türkçe dersine çalışıyordu; molada yanıma geldi, anlatım türleri hakkında kısa bilgiler verdikten sonra sordu: “Sen hangi türde yazıyorsun?”

Neyi ne amaçla yazdığım konusunda bir fikrim var elbette. Sonuçta yazmak bilinç düzeyinde yapılan bir iş. Olumsuz gördüklerime itirazım bakidir; şu an olumladıklarımınsa itirazdan muaf kalacaklarının garantisi yok. Yoksa en kolayı bir dinin müritliğine soyunmak; nereden gelip nereye gittiği “belirlenmiş” bir hayatı Tanrı buyruğuna ve sonunda taahhüt edilen ödüle kavuşma tahayyülüyle yaşamak.

Cümledeki din, mürit, buyruk ve ödül sözcüklerinin yerine konulacak seküler karşılıklar ‘görüntüyü’ değiştirse de ‘öz’ aşağı yukarı aynı kalır. Sorgulamayan kafaların tasasızlığı (görece) konfor alanı yaratırken, oluşan toplumsal yapının statikleşmesine, zamanla kendi iktidar alanını kurmasına vesile olabilir. ‘Kesinlikle böyle olacaktır’ anlamında söylemiyorum. Lakin geçmiş ve mevcut pratikler böyle olabildiğini gösteriyor. Öte yandan, zihni şaşırtmak, zaman zaman havalandırmak en başta zihne iyi geliyor. Politikayı salt kendi bağlamında ele almamak; farklı disiplinlerle de ilişkilendirmek gibi. Slavoj Zizek’in ‘Sinema Seti’ aklıma gelen ilk örnek. Söz gelimi, setin, ‘İdeolojinin Aile Miti’ adlı kitabında, Hollywood filmlerinin tamamına yakınının aile draması ekseninde kurgulandığını, hatta Stalinist film üretiminin bile Hollywood’un bu tarzından etkilendiğini ileri sürer.

Biyolojik evrimin eriştiği en üst seviye olan ve zihinsel süreçlere yataklık eden ‘beyin’, yaklaşık 100 milyar nörondan (sinir hücresi) oluşuyor. Her bir nöron, ortalama 75 bin nöronla bağlantıya geçebiliyor. Yani toplamda trilyon sayıda bağlantıdan söz ediyoruz. O bağlantıların hangi amaçla ne şekilde kuruldukları bireyleri iyi-kötü etkilerken, aslında bütün bir yaşamı da belirliyorlar. Aynı yolu kullanan keçilerin yaptıkları gibi, beynin sürekli aynı bölgelerinin kullanılmasıyla ‘nöron patikaları’ oluşuyor. Alışkanlıklar sonucu oluşan bu patikalar, bildik tepkileri tetiklemekten başka iş yapmıyorlar. Siyasal iktidarın tabanıyla kurduğu ilişki benzer bir ‘şartlı refleks’ mekanizması üzerinden işliyor. İktidar gündemi belirliyor; yandaş kanallarda mevzu sabah akşam ele alınıyor; sosyal medyada troller boş durmuyor; derken ‘destekçilerin’ zihinleri istenilen tepkileri verecek kıvama geliyor vs. İşin kötüsü, ana muhalefetin ‘muhalefet’ niyetiyle kurduğu ‘karşı’ beyanlar da aynı mekanizma dahilinde çalışıyor ve iktidara destek verenleri kışkırtmaktan başka işe yaramıyor.

Tekdüzelikten çıkış

Zihnin tekdüze kullanımından kaynaklanan ‘nöron patikalarının’ biz muhalifleri ilgilendiren bir tarafı var: Kurucu ‘politik özneler’ olabilmek için hücresel bağlantıların ve ‘patikaların’ sayısını artırmak gerekiyor. Bunun da yolu -Zizek örneğinde olduğu gibi- farklı disiplinlere dokunmaktan ve diyalektik düşünebilmeyi öğrenmekten geçiyor. Takip edilen politik öncülerin, angaje olunan ideolojilerin koşullandırdığı tepkileri vermek sıkı bir muhalefet için her zaman yeterli olmayabiliyor çünkü. Kaldı ki, ortada yaşamı kökten dönüştürme iddiası varsa, çok boyutlu akıl yürütmenin ve tepki vermenin pratiğini yapma zorunluluğu da var. Siyasetin makro dinamiklerinin aynı seyrettiği doğrudur, ancak alt dinamikleri değişip duruyor, zira insan ve yaşam değişiyor.

Beynimizin ve bedenimizin sınırlı kullanımı, öznelliğimizle nesnelliğimiz arasındaki makasın açılmasına, muhakememizin ve irademizin zayıflamasına kadar gidiyor. Ruhsal bütünlüğün parçalanması gibi bir pataloji ise her zaman ihtimal dahilinde. Nedenleri hakkında uzmanların bilimsel açıklamalarına ulaşmak pek kolay. Marx’ın ‘yabancılaşma’ kuramının dönüp dolaşıp geldiği nokta aslında tam da burası: İşçi, emeğini cüz-i bir bedel karşılığı işverene sattığında önce emeğine, ardından ürettiği şeye yabancılaşıyor. Yabancılaşma buzdağının 1/10’luk kısmı böyle. 9/10’luk kısma gelince; zihnin durağanlaşmasına neden olan kısımdır ki, pek çok insani faaliyete, en kötüsü hayata yabancılaşmaya karşılık geliyor.

Baştan aşağı akıldışı bir sistem olan kapitalizm, onun (gizli/açık) bekçisi faşizm ve ikisinin çimentosu olan siyasal din, kendimize yakıştırdığımız hayatı yaşamamızın önündeki en büyük engeller. Velhasıl, çelişkili tercihlerimizle, inişli-çıkışlı duygularımızla ve değişken tarzlarımızla savrulup duruyoruz. İradelerinin bütünlüğünden kuşku duymayan insanlar olabilir. Lakin dönüştürme ve devrim işinin gerçekleşmesi geriye kalan çoğunluğa bağlı. Karamsarlığı bir yana bırakalım, pozitivist bir bakışla ‘işe yarar bir niteliğimiz’ olduğunu da belirtelim: Aslında hepimiz, organik birer ‘veriyiz’.

II) Toplum bireylerden oluşmaz; bireylerin karşılıklı ilişkiler toplamını açığa vurur / Karl Marx

Geçenlerde -eksik olmasın- bir okurum telefonuma bir makale gönderdi ve düşüncemi sordu. Yazdım bir şeyler; yorumumu desteklemek için de kendimden örnekler verdim: Mühendis olduğumu, (makaleyle ilgili olarak) maaşımın milliyetinden söz edilemeyeceğini ve maalesef işime dönmem gerektiğini söyledim. “Ben sizi akademisyen sanıyordum” dedi. “Hayal kırıklığına mı uğradınız?” dedim. “O açıdan değil” deyip gülümsedi, peşinden ‘müteşekkir’ ikonu gönderdi.

O gün işten eve dönerken, bu kısa diyalog ve sonundaki ‘müteşekkir’ ifadesi üzerine düşündüm... Bir akademisyen olsaydım, ihtimal, daha kapsamlı, daha sistematik bilgiye sahip olacaktım. Ancak değildim. Gelgelelim, beni emeğime ve pek çok insani faaliyete yabancılaştırarak, öznelliğimle nesnelliğim, arzularımla pratiklerim, hayallerimle gerçeklerim arasındaki makasın açılmasına neden olan ve (kurucu) irademi orta yerinden bölen bir sistemin ipini pazara çıkarmak için akademinin bilgisinden yararlanıyordum. Bu yüzden, misal, Platon’un Akademia’sından Frankfurt Okulu’na kadar, üretilmiş her tez değerliydi benim için.

Benzer çabaların kendiyle ve sistemle derdi olan herkes tarafından gösterilmesi, ‘sanal-gerçek’ tüm mekânlarda bir ağın (network) örülmesi hepimizin işini kolaylaştıracakken, ya havanda su dövmeyi ya da konfor alanlarımızda alışkanlıklarımızı yaşamayı tercih ediyoruz. Sosyal medyadaki akışlara (flow) bakıp, söz konusu ağın (zaten) var olduğunu iddia etmek zor. Algıları ve birikimleri kuvvetli binlerce (muhalif) birey, sıradan gündemler hakkında sosyal medyada cambazlık yapanların peşlerine takılıp aynı jargonla gösteriye katılıyorlar. Karşı hegemonya kurulumunda işe yarıyordur belki, ancak, ‘popüler ve trendy’ olgular zamanı yiyerek varolurlar. Ve gösteri toplumunun anası olan kapitalizm, insandan çaldığı zamanı nakde dönüştürmesini iyi bilir.

Zamanı kapitalizmin hegemonyasından kurtarmak ve dönüştürücü ilişkilere tahsis etmek gerekiyor. Egosantrik muhabbetlerden, kürsüden sarfedilen sözlerden söz etmiyorum. Aynı düzlemde kurulan ‘duygudaşlık’ ilişkilerine ihtiyacımız var. Sonuçta ‘ilişki’ dediğimiz şey, kurucu, organik bir bağdır; tabiri caizse, annenin bebeğine besin aktardığı göbek kordonu gibidir. Bebek de anneyi tekmeleriyle farklı türlü besler. Bir bakkalla müşterisinin rutin ilişkisi bile her türlü aktarıma açıktır. Değerli bir dostum, yıllardır alış-veriş yaptığı (dindar) bakkalına bir gün şu soruyu sormuş: “Günah diye bir kavram olmasaydı ne yapardın?” Bakkal cevap vermek istememiş, ancak müşterisini tanıdığından ve iyi niyetinden kuşku duymadığından çözülmüş: “Daha çok para kazanırdım, içki içer belki zina yapardım” demiş. Dostum da, “Ben inanmadığım halde bu dediklerini yapmıyorum. Aramızdaki fark bu” deyip gitmiş.

Seküler yahut dini külliyatın kendi perspektiflerinden anlatıp durdukları ancak dikkat çekmekte her zaman başarılı olamadıkları, ahlak, değer, vicdan vb. kavramlarının günlük, sıradan bir ilişkide ne kadar akışkan, akışkanlığı oranında da etkili olabileceğine dair çarpıcı bir anekdot, bence. Bakkalın kutsal bir dokunuşla o an dönüşmediği malum. Lakin zihnine giren kıymığı çıkarırken canı yanmış, canı yandıysa iz kalmış olabilir. İnancıyla ilişkisini gözden geçirmesi, olmadı samimi bir düzleme çekmesi bile kafidir. Özellikle eğitimde ve kültürde 100 yıl geri giden bir ülkede çözümün kolay olmadığının farkındayım. Ancak her berbat süreç kendi zıttını da yaratır. Mühim olan katkı sunmaktır.

Aslında hepimiz, organik birer ‘veriyiz’, dedik. Hepimiz akademisyen, siyaset bilimci olamayacağımıza göre, elimizden gelenin en iyisini yapmalı –evet- birbirimizi birer ‘veri’ olarak ele alabilmeliyiz. ‘Veri’ ifadesinin kulağa hoş gelmediğinin, hatta mesafeli durduğunun farkındayım. Ancak, kurucu ilişkilerin ‘işbirliği’ boyutu -duygudaşlığın ve dayanışmanın dışında- bunu da gerektiriyor. Michael Foucault’nun, insan bedenini yeni politik mekân olarak ele alması ve ‘iktidara’ ait öğeleri taşıdığını tespit etmesi, ‘direnişin’ bedenden başlaması gerekliliğini getirip önümüze koyuyor. Üzerine düşünmekte yarar var.

Kızıma şöyle dedim: “Neyi ne amaçla yazdığımı az çok biliyorum ama türünden emin değilim."

-/-

En Çok Okunan Haberler