Okurun hası

Yazar, çevirmen, editör Alberto Manguel, her şeyden önce ‘okur’dur. Boğaziçi Üniversitesi’ne, uluslararası misafir programları çerçevesinde konuk olduğunda, bundan söz etmiş; Borges’in edebiyatını, genel anlamda okurluğun ne olduğunu, kendi okurluk hallerini, her gün Dante okuyarak başlamasını anlatmış. “Borges, Kütüphaneler ve Okumanın Keyfi” söyleşisine ne yazık ki gidememiştim. Beni sormuş ama, sağolsun. Birbirimizi sevmiştik. “The Dictionary of Imaginary Places / Hayali Yerler sözlüğünün iki çevirmeninden biri olmam, Manguel çevirmenleri arasında, Kutlukhan’la (Kutlu) birlikte ayrı bir yere konmamızı sağlamıştı.

Doğrusu hak etmedik diyemem. İlk ortak Manguel çevirimiz, benim nadir ukalâlık nöbetlerimden biri nedeniyle başımıza kalmış ve üç buçuk yıl kadar sürmüştü. Tek başıma Manguel çevirisi yapmışlığım da vardır ama, esas Manguel’imiz, üstadın Gianni Guadalapi ile yazdığı “Dictionary of Imaginary Places / Hayali Yerler Sözlüğü”dür. Kitabın editörlüğünü üstlenen arkadaşımız Selahattin Özpalabıyıklar’ın kitapta bizim kadar emeği vardır. Zaten Manguel’le yıllar önce tanışan da Selo ile bendik. Alberto Manguel, bir Salı Toplantısı’na davet olunmuştu. Enis Batur’la söyleşeceklerdi. Kutlukhan arazi olmuştu, yazarla Selo ve ben tanıştık. Çok da heyecanlandık.

Heyhat! “Hayali Yerler Sözlüğü”, ya da, yakın çevremizdeki adıyla Manguel, bizi fiziksel yıkımın eşiğine getirmiş, hayata (aslında çevirinin biteceğine) dair umutlarımızı karartmıştı. Nasıl başladı peki? YKY’den arkadaşım Aslı, bir şey çevirip çevirmeyeceğimi sordu, hatta sanıyorum bana mis gibi bir Oliver Sacks önerdi. Ben, bugünkü gibi aklımda olan bir ukalâlıkla, onun “challenge”ı olmadığını söyledim (tam Türkçesi olmayan bir laftır, ciddi bir zorluk sunmadığını kastetmiştim), o da bana “Al sana ‘challenge’” diyerek, “The Dictionary of Imaginary Places’ı pat diye masaya koydu. Allah’ın kullarını felaketlere karşı sağır kıldığı böyle anlar oluyor. Yaklaşık 900 sayfalık büyük boy kitabı aldım, pek sevindim, Harry’de çeviri eşim olan Kutlukhan’ın da (Kutlu) tek hamlede başını yakarak, “Beraber yaparız” dedim. Ama o, benden daha feraset sahibi çıktı, başından itibaren ne kadar ağır bir iş üstlendiğimizi anladı, hatta beni vazgeçirmeye çalıştı. Ne çare! Akacak kan damarda durmuyor.

Üç buçuk yılın, onlarca listenin ve umutsuzluk krizinin sonunda, kitabı “nihayet” bitirdik. Hatta ben, başına gelenlerden hiç ders almayan biri sıfatıyla ve şahitler huzurunda bir daha Manguel kitaplarına el sürmemeye yemin ettiğim halde, bir başka kitap da aldım, daha doğrusu almaya kalktım. Ama yeterince sinsi davranamamışım. Kızım Elif beni elimde Manguel çıktılarıyla görünce, “Neee! Gene mi Manguel?” dedikten sonra, “Sen ailemizi parçalamak mı istiyorsun?” diye feryat etti. Durumu üstada, “Kızım sizden nefret ediyor,” diyerek naklettim. O da benden, bir dahaki gelişinde onu kızımla tanıştırmamı istedi. “İyi adamdır,” diye referans da verecekmişim. Öyledir hakikaten. “Hayali Yerler Sözlüğü” de en çok iftihar ettiğim çevirilerden biridir.

Arada ben “Okumalar Okuması / A Reader on Reading”i de çevirdim. Onun da hayli sorunu vardı, benim bel fıtığım da azmıştı, gene bir Manguel özel programı yaptık yani. YKY’nin o sıralar bir “Alice Harikalar Diyarı” çevirisi planlaması da işi zorlaştırıyordu. Çünkü kitabın her bölümünün başında “Alice Harikalar Diyarı’nda” ve “Aynanın İçinden”den parçalar vardı. Eh, kitaplar çevrilecekse bu parçaların elbette bölüm başlarındaki haline virgülü virgülüne uyması gerekecekti. Kitabı çevirmiş kadar uğraştım neredeyse. Ancak, Manguel’in Alice ile ilişkisi harikadır. Kitap hakkında yazdıkları da öyle:

“Bizim dünyamızda olduğu gibi, Harikalar Diyarı sakinlerinin hareket tarzları da üstü kapalı sorumluluk ve değer mefhumları taşır. Kusursuz egoistin amblemi olan Şapkacı, ifade özgürlüğüne karşıdır (kendininki hariç) ve üzerinde hiçbir hakkı olmayan malları kullanır (sonuçta masa Mart Tavşanı’na aittir). Şapkacı kendi rahatı ve kârı dışında hiçbir şeye aldırmaz ve bu yüzden de sorumlu tutulmamak için kendi mallarını bile sahiplenmeye isteksiz görünür. Kitabın sonundaki duruşmada, şapkasını çıkarmayı reddeder, çünkü onun olmadığını söyler: “Onları satmak için bulunduruyorum” diye açıklar, “benim kendi şapkam yoktur. Ben Şapkacıyım.” Sahip olduklarını sadece neye karşılık satacağına göre değerlendiren Şapkacı’nın eylemlerinin sonuçları, ister bir dizi bulaşık tabak çanağa, ister bir mahkemenin yerleşmiş göreneklerine ilişkin olsun, umurunda olmaz.”

Kusurlar ile zaafların monotonluğu, bazen sıkıcı olabiliyor.

Manguel doğduğu Arjantin’den uyruğunda bulunduğu Kanada’ya, oradan Fransa’ya giderken, dünya kitap şampiyonu ve savunucusu olarak bir kitap evrenini de kâh yanında, kâh kafasında taşıdı. Kütüphanesini, “Ömrüm boyunca defalarca kurulan ve sonra terk edilen pek çok kütüphaneden oluşmuş bir fantazya hayvanı,” diye tanımlamıştı. Yerleştiği her yerde bir kütüphanenin kendiliğinden büyümeye başladığını söylüyordu; duvarlarını sarmaşık gibi sarmaya başlayan kitaplar... Şu anda New York’ta bir depodalar sanırım...

Kitapları yalnız okumakla kalmaz, üzerlerine de mutlaka bir şeyler yazar. Tanpınar’ın “Beş Şehir”i onu yeni bir “Beş Şehir” yazacak kadar etkilemiş. Biz Kutlukhan’la bir kez daha “çeviri eşi” olduk ve yazarlar, kitaplar ve kütüphane raflarından vazgeçmeyen Manguel’den bu sefer de bir Ahmet Hamdi Tanpınar esinlenmesi çevirdik. Yazar, Tanpınar’ın hakkında yazdığı beş şehre seyahat etme fikrinin Mehmet Demirtaş’a ait olduğunu söylüyor. Sonra da, ‘karmaşk’ ülkemiz hakkında ‘belirsiz bilgi’ye sahip olan bu meraklı yabancıya destek olanlara teşekkür etmiş.

Beş şehir: yani, İstanbul, Ankara, Erzurum, Bursa, Konya. Tanpınar “Beş Şehir”de kendi ifadesiyle “‘Hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslenen iştiyak”i yazmış. Bugün ise o ‘iştiyak’ bazen eski günlere de yönelik olarak beslenebiliyor. Şehirleri dolaşmış, insanlarla konuşmuş ve “Büyük Tanpınar’ın gölgesi altında”, o şehirlerin bugünkü halini yaşamış, aktarmış. Ben taraf sayılırım ama, her şey bir yana, salt mukayese için bile değer.

En Çok Okunan Haberler