Olmayan kapının şeytanları

Douglas Kellner, Bush-Cheney dönemi ABD sinema ve politikasını incelediği harika kitabı Sinema Savaşları’nda şöyle diyor: “Hollywood filmleri Amerikan toplumunun belli bir tarihsel uğraktaki psikolojik, sosyo-politik ve ideolojik terkibi hakkında önemli sinematik vizyonlar sunar. Filmleri belli bir bağlama dayanarak okumak, toplumsal sorunlar ve çatışmalar hakkında fikir sahibi olmamızı ve hakim ideolojiler ile yeni yeni ortaya çıkan muhalif güçler konusunda değerlendirmelerde bulunmamızı sağlar.” (Douglas Kellner, Sinema Savaşları, Çev: Gürol Koca, Metis, 2013)

Üretim araçlarının sahibi her kimse, dönemi de o biçimlendiriyor. Her ne kadar bugün uygun fiyata kamera bulmak, evdeki bilgisayarda kurgu yapmak ve internetin sağladığı gösterim olanaklarından faydalanmak mümkünse de, küresel boyutta uzmanlaşmış-endüstriyel anlatı üretimini kontrol altında tutan Hollywood sinemasının yanında bu küçük özgürlük alanlarının pek esamisi okunmuyor. Bu güçsüzlüğüne rağmen, Hollywood’un biçimlendirdiği dünyaya bu özgürlük alanlarının içinden bakmanın verdiği bir üstünlük olduğunu da kabul etmek lazım.

Kellner Hollywood’u birçok açıdan ulusal bir sorun olarak görüyor, oysa bugün Hollywood tüm dünyayı ilgilendiren bir sorun. Örneğin bu haftanın filmlerinden Devil’s Gate/Şeytan Kapısı Amerika’nın yabancı düşmanlığını Trump dönemine uygun biçimde somutlaştırıyor. Ve buradaki ‘yabancı’ kavramının içine hepimiz giriyoruz, Amerikalılar dışında herkes...

Filmde kayıp bir anne ile küçük oğlunu bulmak için taşraya gelen FBI ajanı ve yerel polis memurunun araştırmalarını izliyoruz. Görüyorsunuz, ‘taşraya giden’ değil, sanki o kasabanın bir sakiniymiş gibi ‘taşraya gelen’ dedim; yazdıktan hemen sonra fark ettiğim bu anomali de Hollywood’un özdeşleştirmeci gücünden kaynaklanıyor. Neyse, hikâyenin devamında şüphelerin yobaz baba üzerinde yoğunlaşmasını, ama bu ‘dağılan aile’ anlatısında asıl suçlunun yabancılar/uzaylılar (aliens) olduğunu görüyoruz.

1950lerin Soğuk Savaş kökenli paranoyak Hollywood filmlerinin güncel bir versiyonundan başka bir şey olmayan bu zenofobik anlatının farklı dramatik zirve noktaları var ve hepsi de bir aile olarak ABD’nin yabancı unsurlardan kurtulması gerektiğine işaret ediyor: FBI ajanının ‘buraya gelmeden’ önce, evden kaçıp İslamcı oluşumlara sığınan 17 yaşında türbanlı bir genç kızın intiharıyla sonuçlanan bir soruşturmada görevli olması; uzaylıların insanların vücudunu işgal edip onlardanmış gibi davranması; başta katilmiş gibi görünen Amerikalı cahil ve yobaz çiftçinin tüm agresifliğinin, yaptığı tüm kötü şeylerin bu yabancılardan kaynaklanması… Bu dramatik zirvelerden birinde, ne tesadüf ki ABD’nin ürettiği en ünlü silahlardan biriyle aynı ismi taşıyan fedakâr polis memuru Colt’un şu sözleri, anlatının karakterini vurguluyor: “Muharebe alanındayız, kızılderililier etrafımızda dönüyorlar ve kafa derimizi yüzmekten de fazlasını yapacaklar.”

Nasıl oluyor da bu kadar çiğ bir faşizan anlatı film olabiliyor? Daha önemlisi, nasıl oluyor da bu film dünyanın dört bir yanındaki seyircilere -filmdeki ailenin dağılmasına yol açan düşman yabancılara- sunulabiliyor?

Bunlar cevabı belli sorular tabii, sonuçta TrumpRTEPutingiller dünyasında yaşıyoruz.

Tıpkı baskıcı politikalar gibi Hollywood hikâyeleri de giderek basitleşiyor; asıl istila ve sömürünün bu üretim ve dağıtım mekanizmasının göbeğinde döndüğünü görebilmek için dâhi olmaya gerek yok. Meksikalıların ve siyahların kötülüklerini anlatan veya 1 Dolar’ın 5 TL olmasının neden korkunç bir şey olduğuna dair tek kelime bile etmeyen iktidar medyasından biraz başını kaldırmak yeter. Sadece bunu biraz hızlı yapabilirsek iyi olur, çünkü ajanlar ve polisler hayalî düşmanlarını avlamak için ‘buraya’ geliyor.

En Çok Okunan Haberler