Ölmüş bir trendin filmi

Artık rahatlıkla söyleyebiliriz, yeni yazılan veya yazılacak olan distopik genç-romanların sinema uyarlamalarıyla işimiz bitti. En azından bundan beş sene önce olduğu gibi orijinal olana duyulan heyecanlı bekleyişe hiç gerek yok. Ama orijinallik fazla abartılan bir şey diyenlerdenseniz bu türün son örneği olan The Darkest Minds-Karanlık Zihinler filminden keyif alma ihtimaliniz baki.

İlk film 2014’te
Çocukları güç özelliklerine göre sınıflandırmak denilince bu tür içinde aklıma ilk gelen film 2011’de başlamış olan ‘Divergent’, bu serinin ilk filmini 2014’te izlemiştik. The Giver (2014), The Maze Runner (2014) da bunun ardından geldi. The Darkest Minds serisi ile tanışıklığımız ise bundan altı sene önce 2012’de kitap raflarında oldu ve ilk filmini ise henüz izledik. Filmi, bu tür içinde bir dönem hızla ilerlemiş olan ve heyecan yaratan treni çoktan kaçırmış olarak düşünebiliriz. Bunu bilmeme rağmen en azından birkaç sebepten dolayı filmi dikkat verilmesi gerektiğini düşünerek izledim. Hayır, bunu filmin Stranger Things ve Arrival yapımcılarından dolayı yapmadım. Sonuçta bu iki projenin başarısı zaten sadece onlara ait değil, o yüzden tek başına yeterli çekiciliği yaratamazlardı bende. Sebeplerden ikisi de kadın.

Önemli bir aktivist
Filme dikkat kesilmemin birinci sebebi başrolde izlediğimiz 19 yaşındaki Amandla Stenberg. Kendisi, Hunger Games’te District 11’den olan 12 yaşındaki Rue. Kendisi Katniss ile arasındaki özel ilişki sebebiyle çoğumuzun aklında kalan bir karakteri canlandırmıştı. Ancak Amandla’nın daha önemli bir özelliği var, kendisi LGBT üyesi, Black Lives Matter eylemlerinde yüksek sesle konuşan önemli bir aktivist. Milyonlarca genç için bugün bir rol model. Kısacası halihazırda çok ciddi destek kitlesi olan bir oyuncu. Bir diğer sebep ise Kung Fu Panda’ların Güney Koreli yönetmeni Jennifer Yuh Nelson’ın böylesi bir projede ne yapacağına dair duyduğum meraktı.
Ancak ne yazık ki kendisinin yönetmenlikten ziyade bir hizmet görevi gördüğünü söylemek zorundayım.

Asap bozucu klişe
The Darkest Minds hikâyesi, teması ve yapım kalitesi açısından ortalama bir film. Filmin prodüksiyon ve özel efektler kalitesi filmi büyük mültipleks bir sinema salonunda izlemeyi gerektirmeyecek kadar düşük. Rahatlıkla televizyonda izlenebilir. Divergent, Hunger Games ve Maze Runner ile damardaşlığı haricinde film bana en çok genç mutantlar sebebiyle X Men’i, içindeki ağdalı romans ile de Twilight filmlerini anımsattı. Karakterin ‘tüm gücümü kullanmaktan korkuyorum’ demesi, bu tip filmlerde beni en çok sinir eden şey. Bu asap bozucu klişeyi duyar duymaz aklıma sadece şu gelir; film bütçesi bütün gücümü kullanacağım sahneleri çekmeye müsait değil.

Hunger Games filminde kullanılan sınıf farklılıkları, Divergent filmlerinde kullanılan ayrıştırılmış dünyaların kast sistemi izleyicinin sinir uçlarına dokunan popüler bir basitlikte geçiştirilmeye müsait seyirciyi anında yakalayan hikâyelerdi. Bu minvalde The Darkest Minds filmi de meselesini hem etkileyici hem de basit tutmayı başarmış diyebiliriz. Amerika’daki gençleri ve çocukları öldüren bir salgından hayatta kalmayı başaran yüzde 10’luk genç nüfus farklı güçlerine göre beş gruba ayrılmış; yeşiller (ileri zekâ), maviler (telekinezi), sarılar (elektriği kontrol edebilme), turuncular (zihin kontrol) ve kırmızılar (ateşi kontrol edebilme). Devlet karşıtlığına uygun şema burada da çizilmiş. Devleti bu yeni jenerasyondan delicesine korktuğu için onlara karşı sert bir propaganda yürüterek korkunç bir kampta gençleri hizaya getiren bir yapı olarak görüyoruz. Film bir yanıyla gençleri, onları özel kılan güçlerine sahip çıkmaları konusunda cesaretlendirmeye çalışmış ancak hikâye anlatımındaki entelektüellik kıt olunca bu altyapının seyirciye keyifle ulaşması pek mümkün olmamış. Acımasız dünyada farklı olarak var olmanın zorluğunu ve kadının gücünün önemini hakkıyla ortaya çıkaramamış. Devam edeceğinden emin olduğum bu seri kariyerine beyazperdede mi yoksa özel platformlarda mı devam edecek göreceğiz.

En Çok Okunan Haberler