Ölü yağmurlar

Yağmur yağıyor ve neşeli bir kasvet yayılıyor şehre. Sokaktaki oyunu bırakamadığı için eve dönmek istemeyen çocuklar gibi, yağmuru bırakıp yazımın başına dönemiyorum bir türlü.

İçimi kaplayan boşluğun içi yağmur damlalarıyla dolarken, öldürülen çocuklar için yapıp yapmadıklarımızı düşünüyorum. Ne kadar da değersiziz, biz değersizleştikçe daha kolay öldürülüyor çocuklar. Sizler bizler işimizde gücümüzde, belki sevgilimizle el ele, göz göze, dudak dudağa, bak işte yağmurda ıslanıyor, yağmurdan kaçıyor, yağmura şarkılar şiirler söylüyoruz, ama ne önemi var… Hepimizi öldürüyorlar, yağmuru da…

Siyaset, bir tür dar görüşlülük hâline getirildi, gündelik olandan çıkılamıyor bir türlü, istense de… Derinleşmeyi önemseyenler azaldı, uzun bir teorik yazıyı sonuna kadar okuyanlar… Vurucu, ajite edici, hap gibi bilgilerle dolu yazılar ya da hiç... Hiçbir şeye bulaşmamayı iş edinmiş, hayat sadece kültür ve sanattan ibaretmiş ve sanat siyasetten azade bir şeymiş gibi davrananlar, yağmurda ıslanamıyorlar bile. Onlar için üzülemiyorum, aslında böyle yaparak en baştan siyasi taraflarını seçtikleri için, güç kimin elindeyse, iktidara hizmet için varlar… Ürettikleri sanat eserlerini sonsuzluğa bahşettikleri yanılsamasıyla yaşananların sorumluluğundan sıyrılacaklarını sanmaları, dar görüşlülükten daha tehlikeli kültür ve sanat için. Bunu sadece ben demiyorum, Max Frisch de diyor: “Politikayla ilgilenmeyen biri, tam kaçınmak istediği şeyi yapar, politik taraf olur: İktidardaki tarafa hizmet eder.”

Kadıköy’de ara sokaktan gelen bir klarnet sesi yakalayıp durduruyor beni. Yağmura çok yakışırmış meğerse klarnet, yağmurla ıslanan notaları takip ederken bodrum katındaki bir kafede buluyorum kendimi. Loş bir ışık altındaki sahnede esmer bir kadın, sanki başka bir dünyadan gelmiş, yağmurla beraber gidecekmiş, sanki klarneti çalmayı bırakırsa ölecekmiş gibi… Onun klarneti çalması gibi yazabilseydim keşke, ruhumu bütünüyle katarak sözcüklere. Ama kafamın içindeki bir düşüncenin ardına düşmüş, dalgın, tıpkı Marguerite Duras’ın bir mektubunda bahsettiği küçük kız Cécil gibi… “Yürekte bir sıkışma, güneşte çocuk mezarlarını unutmuş olmanın acısı, 29 Haziran 1979’da Barneville la Bertran’da çocuk mezarlarının üstündeki yazıları okuyan küçük bir kız. Cécil’di adı. Kafasının içinde yer etmiş bir düşüncenin ardına düşmüş, gidiyordu. Ayrılmak istemiyordu mezarlıktan. Tek başına, dikkatle ölü çocukların öykülerini okuyordu.”

Gazeteleri, haber ajanslarını basıyorlar, ölü çocukların öyküleri duyulmasın diye. O kadar değersiziz ki, tabuttan kürsü yapıp konuşanın dediği gibi, ölü yıkama eğitimi verilmeli hepimize, barış için bir şey yapamıyorsak kendi ölümümüzü yıkayalım, yağmurla da olur.

Umutsuzluğumuz bile taze değil, yıllar yılı hep aynı acı dolu hikâyeler veriliyor yaşamamız için. Belki de bu yüzden aldırışsız olundu, herkes kendi yalnızlığının duvarlarına güveniyor, en ufak bir yalan bile hakikate tercih ediliyor. Italo Calvino, bir yazısında çağımızı saran ölüm arzusundan bahsediyordu: “Aslında, sözün ciddi bir hastalığa tutulduğu, uzun bir süredir açıkça ortadaydı; sözgelimi, siyasal dilde bir yoksullaşma, anlamların silikleşmesi ve silinmesi olgusu yaşandı. Bugün sözün reddi, artık başkalarını dinlemek istememe, bence bir ölüm arzusunun göstergesidir. (…) Hoşgörüsüzlük, dışımızda olanın, içimizde olduğuna inandığımız şeye eşit olmasını, yani dünyanın sertleşmesini dilemektir. Bazı durumlarda hoşgörüsüz kişi öldürücüdür, her durumda kendisi bir ölüdür.”

Her şeye rağmen, yalnızlığımıza ait o duvarların ardında birbirimizi arıyoruz, farkında olmasak da… Bütün bu şarkılar, şiirler bunun için var. Turgut Uyar’ın yazdığı gibi, “herkes herkesle idi yalnızlıktan…”

En Çok Okunan Haberler