Ölümler sayı ile ifade edilemez

Mustafa Korkmaz

Fıtrattanmış her işe gidişte, çocukların saçlarını okşamak, eşlerin gözüne bakmak. Dönüşü olmayan bir yola çıkan yolcu havası esermiş her evden çıkan madencinin arkasından. Helallikler alınırmış. Bahar yelleri estiği zamandı zaman. Kirazlar kızarmaya, topraklar uyanmaya başladığı zamandı. On üçüydü Mayısın. Mayıs güneşi tepelemişti günü. Toprağın altı serindi. Ağaçlarda kuş sesleri, madende kazma sesleri vardı.

Her zamanki işleriydi gidişleri. Alınlarından akan terin ve göz yaşlarının karalığına inat; düşleri, düşünceleri su berraklığındaydı. Kimisi düğün, kimisi doğum derdindeydi. Kimisi çocuklarına bayramlarda giysin diye, kara lastik yerine kırmızı ayakkabı alma derdinde. Kimisi baş sokacak bir sığınak düşündeydi. Yani, insanca yaşamak düşü kurarak gittiler ölümlerine ferman yazanların; “fıtrat” saydığı maden ocaklarına. Yer altının karanlık sokaklarının gazını ve tozunu ciğerlerine doldurdular. Kimisi, çevresini saran soytarı kalabalığa aldırmadan, arkadaşlarının omuzlarında kaskatı çıktı. Kimisi, omuz omuza yürüyerek. Kimisi fukaralığından utandı. Yüreğinin temizliğinde sandı devletin araçlarını, kirlensin istemedi. Kimisi, simsiyah göz yaşlarının arasından içeride kalan arkadaşlarına bakmak için bir ışıklık delik aradı. Kimisi ölüm meydanlarında yürek, yüreğe yatanların; donmuş, kaskatı kesilmiş bedenlerini, öfkeyle sal eyledi.

Çoktular, yollara sığmayacak kadar çoktular. Analı, babalı, çocuklu; mazlum, masum ve yoksul halktılar. Biraz tedirgin, biraz korkak, biraz ürkek yürüseler de ocaklara; çocukların gözlerinde hep kahramandılar. Dönüşü belli olmayan karanlıklara, kahraman gidişleri vardı. Gün geldi bir, iki; gün geldi yüzlerce sal üstünde çıktılar karanlıklardan. Çocuklar, onların yaşadığı coğrafyada, kahraman gidişlerin ölümlü dönüşlerinin hikayelerinden başka hikayeler dinlemediler. Ağıt, ağıt anlatılan onların hikayeleriydi.

O gün helalleşerek evden çıkanlar, katillerin her taraftan kuşattığı iş yerlerinde, düşlerinin sonunu getiremeden, umutlarını gerçekleştiremeden; rüyalarını, yanan ocakların ölüm gazlarına teslim ettiler. Gaz bulutları, toz bulutlarına; alın terleri kara toprağın, kara küllerine karıştı. Kader’li vaazların tütsü kokusu, kan kokusunu gizleyemedi. Dağlar sustu, taşlar sustu. Baykuşlar viranelerinden telaşla uçtular. Kanatlarına yükledikleri ölüm haberlerini, sıvasız çıplak duvarlı ocakların üstüne saçtılar. Kiremit damlı ocaklara acılarla birlikte, isyankar ağıtlar düştü. Ana, baba, eş, sevgili, çoluk, çocuk ağıtları; doldurdu ölüm meydanlarının varoşlarını.

Acılı ağıtları sokakların vicdanlarına ses eylediler. Ağıtlara karıştı gidenlerin ardından söylenen isyan türküleri. Duyanlar sokaklara döküldü. Kardeşliğin acısıyla, sokakları doldurup, mahşer yerine çevirdiler. Ölümlere ferman yazan zalimler, yer altındaki gazı aratmayacak gazları boşalttı sokaklara. Acılı insanları susturmak için dört koldan saldırıya geçti. Acılı yüreklerin kimisi, bir hergele tarafından tekmelendi; kimisi kravatlı soytarılar tarafından tehdit edildi. Kimse yüzme bilmeyen oğluna ağlayamayan ananın, babanın derdine yanmadı. Kara lastik yerine cizlavert lastikle zevahiri kurtarmaya çalıştı devletin valisi.

Bahar karıncaları gibi dizildiler yollara. Canlarını, omuz başlarında sal içinde taşıdı sağlar. Kimisi yüz, kimisi üç yüz dedi. Bir meta gibi sayıldı ölüler. Matematiğin utandığı andı. Ölümler rakamla ifade edilemezdi. Yollara sığmadı öfkeleri, dağ bayır adımladılar. Kurtuluş siperleri gibi kazılı mezarlara, kavun depolarından çıkarılan kavun kokulu; üç yüz bir madenciyi yan yana yatırdılar.

Çok denmeyecek kadar az, az denmeyecek kadar çoktular. Ana, baba, genç yaşlı ve çocuktular. Bırakıp kara toprağın bağrına emek şehitlerini, yüzlerini gök yüzünün lacivertliğine çevirip, çaresizlikleriyle parlayan yıldızlara baktılar.
Ölümlerin ardından bir dava başladı. Mahşere kalacak cinsinden. Adalet terazisinin kırık kefesine dolduruldu suçlular. Bir, bir düştü kırık kefeden.

En Çok Okunan Haberler