Oluşun yokluk pratiği

Onur Akyıl

Ebru Ojen romanlarının okuru çağırdığı yer şüphesiz tehlikeli... Dar alanların ülkesinde, dar alanların edebiyatında, dar eleştirilerin, dar edebiyat eleştirilerinin arasında elbette fark edilen bir ‘söyleme’ kuruyor Ojen. Çağrısı bu yüzden kuvvetli; çok sevdiği kitap okumayı işe gelip giderken ‘hareket halindeki’ toplu ulaşım araçlarında yarı anlayarak, yarı hafta ortası dergilerindeki kırık yazılara bakmayı hayal ederek gerçekleştiren bir toplumun, evleri dolduran çöplere ya da daha anlaşılır konuştuğu için bir roman kahramanını, romanın dışa açılan penceresi olarak görmesine ise şaşmıyorum elbette… (Bu ifade kitapla ilgili yazılan başka incelemelerle ilgili) Fakat ortada ‘gerçeği’ ilgilendiren bir gerçek var; Ojen gerçekten iyi bir anlatıcı ama ‘şok’ meselesini ‘anlatının kurtuluşu’ olarak görmesi değerlendirilmesi gereken bir durum.

Gizli kapaklı mesaj
Ojen’in ilk romanı Aşı, iki kanatlı bir kapının nasıl açılıp, nasıl kapandığını, haklı bir tanımla çarpıcı olarak bize sunmuştu. Nasıl olduysa Hürriyet Gazetesi Kitap Eki’nin mülayim jürisi, Ojen’i gelecekte de okunacak yazarlar arasına taşımıştı bu ilk romandan sonra. İlk ona girmişti Ojen, ilk onun hiçbir zaman gerçekten ilgilenmediği toplumsal bir okumayla. Şimdi sırada ‘Et Yiyenler Birbirini Öldürsün’ var. Bu ikinci roman, Ojen’in ilk romanına oranla hem daha gizli kapaklı bir mesaja sahip hem de -aynı anda- bir o kadar açık bir mesaja. Peki neden? Aslında bu sorunun cevabı gerçekten uzun olmalı; Ojen enteresan noktalara temas ediyor; böceklere yönelen erkeklik organları ya da apartman yöneticisinin ‘tatlı’ kokusu yüzünden yalanmak istemesi belki de ne yalnızlıkla ne de cinsellikle ilgili…

Yazının başında şunu söyleyeyim: Roman bir çırpıda okunuyor ama bu kolay lokma olduğu anlamına gelmiyor. Ojen, anlatıda önemli bir denge kurmuş. Anlatısındaki bu dengeyi sağlayan temel şey ise, insanın kimliğiyle çağı arasındaki meselelere yaslanıyor olması. Ojen her hâlükârda ‘toplumu’ karşımıza aldığımızı söylüyor aslında. Evet, toplum bir ağ ama sanıldığı gibi insanların ilişkileri yoluyla örgütlediği değil, ilişkileri aracılığıyla çözdüğü bir ağ. Dolayısıyla bir bütün gibi görünüyor insan ve insan ilişkileri, meseleyse bambaşka. İnsan tükettiği her şeyden çok daha fazla tükeniyor ve yaşamın korkunç gerçeği ki artık birikmiyor insan; birikmediği içinde birikmiş ve ne olduğu hiç anlaşılamamış, dolayısıyla unutulmaya mahkûm tüm tanımlamaların ağırlığı altında. Yaşlanmış ve akli melekelerini neredeyse kaybetmiş bir adamla, genç bir kadın arasındaki sıkı ve kopması mümkün olmayan bağ bu. Birbirlerini derinlemesine tanımalarına gerek yok; birinin bir diğerinden rahatsız olması, sebebi her ne olursa olsun, onları birbirleri için yabancı olmaktan çıkarıyor. Öznelliğin çöküşü demek bu; öznelliğin çöktüğü bir toplumda, bir apartmanda ya da bir ülkede insanların başına gelebilecek en iyi şey de yığınlaşan, yığınlaşabilen her şeyin altında kalmak. Enver Uçma’ın evine biriktirdiği çöpler buradan bakılınca hiç de onun deliliğiyle ilgili olmayabilir; belki de dışarıda yalnızca çöp vardır insana, insan ilişkilerine dair. Enver Uçma evine sıradan bir hayatı taşıyordur aslında. Onun, Enver Uçma’nın sırlarını tartışmalı bir gerçeklikle başkalarıyla paylaşanların ya da ondan şikâyetçi olduğu kadar, kendi hayatından da şikâyetçi olan, hatta adını bile zaman zaman anımsamakta zorluk çeken genç bir kadının ne farkı var? Fark yok; aynılaşmanın, toplumsal aidiyetin dolambaçlı ve kaza süsü verilmiş yollarının, birbirinden zeki bakış açılarının ve bu bakış açılarının getirisi olan küçüklü büyüklü insan trajedilerinin ortasında / arasında gerçekleşen şey: dönüşüm. Geriye olmayan bir dönüşüm; geriye giden bir dönüşüm. Algı hâkimiyetinin, ortaklaşmış ama bir işe hiçbir zaman yaramamış ‘olması gerekeni bilme’ mantığının işlevsizliği kuruyor aslında Ojen’in romanı ‘Et Yiyenler Birbirini Öldürsün’ü.

Metnin tehlikesi
Elbette böyle bir şeyi yazıya dökmek, roman kılmak için roman yazımı anlamında bilinen, alışıla gelmiş yöntemlerin dışına çıkmak gerekiyor. Dramatik çatışma bizi soluksuz bırakmak adına olaylar zinciriyle, durumlar zinciriyle işlemiyor. Romanda işleyen şey iç aksiyonların tarihi, hatta gereğince adlandırırsak uzunca bir dedikodu var romanda. Ne de olsa dedikodu, hakkında konuşmak, hakkında bilgi tıpkı ağzımızdan özellikle bilimsel alanlarda pek düşürmediğimiz şeye, enformasyona tekabül ediyor. Olanlara şahitlik ediyor insanoğlu, nedenlere değil. Oluşmuş bilginin, aktarılan bilginin neden sonuç ilişkisini giderek konuşulabilir olan seviyesine indirdiği bir çağ için kuşkusuz en akıllıca anlatım yolu. Dolayısıyla roman ne kendi içindeki ilişkilenmelerden, sembollerden ve çözümlerden yola çıkarak okunabilir sadece, ne de bunlar atlanarak. Metnin tehlikesi burada, okuru çağırdığı yerin tehlikesi de…

Kısacası tarihin farklı bir açıyla insana sıkıştığı bir bakış var ve bu günümüz koşullarında, insanın şimdisi açısından doğru bir bakış gibi görünüyor. Çünkü ortaklaşmış anlatıların saldırı altında olduğu bir dönem yaşanan, yaşadığımız. İnsan kendi anı parçalarını topluma ait bir okumaymış gibi, şeylerin önüne taşıyor. Bu taşımanın onu getirdiği yerde de sonsuzluğa bir çöp olarak eklemlenmesini sağlıyor. Kuşkusuz ziyadesiyle korkun bu; insan kendini bulmadan tarihi inşa edemez, edemeyecek. Arayışın, insanın kendi arayışının aslında sonlanması gerekiyor tarihin inşası için. Yeni insan yaratma, insanı ‘yeni’ olanla biçimleme arzusunun tıkandığı nokta burası. Eylem giderek sözcüklerin arasında kaybolan bir çıkışsızlık olarak değer yitimine uğruyor ve ne yazık ki kimsenin fark etmediği bir şey bu; kaybolmanın başladığı yer… Bu kaybolmanın başladığı nokta için yazılıp çizilen ve teori üst başlığını taşıyan tüm arzu ve itaat kurgularının çıplak insanı bir yerlere sıkıştırması ve bireyliğin alt üst oluşunda tutarlılık araması Ojen’in romanını gerçekliğe, yaşadığımız gerçekliğe çok daha sağlıklı bir biçimde bağlıyor. Tolstoy’un ‘Çağdaşımız olan her insanın, yaşamı ile bilinci arasındaki çelişki anlaşılacak olursa, derin bir umutsuzluk içinde olduğu görülür’ deyişini anmak gerekiyor burada.

İlk kepçe darbesiyle çöpe mi?
Et yiyenlerin birbirini öldürmesi gerekliliğin başladığı, doğduğu, bir olanağa, arzusuz bir olanağa dönmeye başladığı nokta da burası çünkü. Umut hiç de siyasi fragmanların kurtarabileceği bir şey değil artık. Ancak ve ancak tüm biçimleriyle yıkılmış, yok edilmiş bir siyasa durumunun kendisi umut olabilir insan için. Yaşamak, daha iyi yaşamak belki de teorinin bütünüyle işlevsiz olduğu bir dünyanın gerçeği olarak düşünülmeli. Fakat genel eğilimler bu düşünce biçimini daha baştan anlamsız kılıp bir köşeye koymamızı zorunlu kılıyor, buna da genel olarak bilgi ve zekâ ikiliğinde bir çeper yaratılıyor. Değişebilir mi, yoksa ilk kepçe darbesiyle çöpe mi dönüşeceğiz? Şimdi daha net anlaşılıyordur belki… İnsan gibi ideoloji de ne biriktiriyor, neyin katlanılamaz kokusu içinde yaşamak zorunda kalıyorsa sonunda ona dönüşmek zorunda… Eh bu durumda, et yiyenlerin birbirlerini öldürmesine dair ifade, soyutluktan böylelikle sıyrılıyor. Elbette eğer birileri birilerini öldürecekse, katiller bunu kendi aralarında halletsin / halletmeli.

Elbette bütün bir romanı buraya sığdırmanın imkânı yok. Fakat şu bir gerçek ki, Ojen üzerine eğildiği meselelerde şeylere nereden ve nasıl vurması gerektiğini çok iyi biliyor. Ancak final bağımlılığının, yukarıda da değindiğim gibi belki metne daha fazla yayılan bir bekleyişin sonunda bizi bulması bizim için de iyi olabilir. Finalin şaşkınlığı, bütün bir güzelliğin yarattığı etkiyi sıfırlamamalı. Kitabın kapağını kapadığımızda kitaba dair her şeyi anmalıyız: Bu, yalnızca bir öneri.

Sonuç ise benim açımdan bu yazı için Jules Supervielle’nin şu son derece açıklayıcı dizelerinde gizli: ‘Aman ne zormuş, aman ne zor, tanrım / yitik bir küçük orman olmak! / Ben böyle dört bir yana kök salmışken / nasıl silinir giderim yeryüzünden?’

En Çok Okunan Haberler