Önüm arkam sağım solum paylaşmayan SOBE!

CEMRE SOYSAL - Klinik Psikolog

Bugünlerde okuduğum Michael Ende’nin 1973 yılında yazdığı ünlü eseri “Momo”dan bir bölüm zamanla ilgili çarpıcı tespitler sunuyor:

“Zaman tasarruf edeyim derken aslında başka şeylerden tasarruf ettiğinin kimse farkında değildi. Yaşamlarının gittikçe daha zavallı, daha tekdüze ve daha soğuk geçtiğini kavramak istemiyorlardı. Bu gerçeği sadece çocuklar tam yüreklerinde hissettiler. Çünkü artık kimsenin onlara ayıracak zamanı yoktu.

Oysa zaman yaşamın kendisiydi. Ve yaşamın yeri yürekti.”1

Bu satırları okumak gündelik hayatımızın içinde zamanı kullanmakla ilgili sorular sormama vesile oldu. Sahiden, zamanımızı neler yaparak geçiriyoruz? Belki de zaman geçirmek değil zaman harcamak demek bile soruna başka bir bakış açısıyla bakmamızın ilk adımı olacaktır.

Günlük hayatımız müthiş bir “yetişme telaşı” ve “koşuşturma” ile geçiyor. Zaman hızla akarken, yetişebilmenin en büyük destekçisi olarak da çoğunlukla teknolojik aletlerimizi görüyoruz. Sabah telefonumuzun alarmıyla uyanıp, işe giderken telefondan haberlere ya da sosyal medya paylaşımlarına bakıyoruz, gün içerisinde arkadaşlarımızla, eşimizle, dostumuzla mesajlaşıyoruz, akşam hangi eczanenin nöbetçi olduğunu ya da izlemediğimiz maçın skorunu yine internetten öğreniyoruz. Yetmiyor, misafire yapacağımız yemek için, arabanın lastiğinin nasıl değiştirileceğini anlatan video için yine avuçlarımızın içine sığan o uçsuz bucaksız dünyaya başvuruyoruz. Sebebi çok açık; çünkü hepsini tek bir noktadan halletmek daha çabuk.
Şüphesiz ki internet, telefon, bilgisayar hayat pratiğimizin içinde artık geri döndürülmesi zor bir yer kazanmıştır. Örneğin, şu an dolmakalemin parmaklarımın arasındaki duruşu, mürekkebin revnağının sayfadaki görüntüsü beni çok daha mutlu edecekken bu yazıyı bilgisayarımın başında yazıyorum. Sebep yine aciliyet, yine zaman, yine yetişme telaşı.

İnternetin işlerimizi nasıl kolaylaştırdığının yanı sıra bizi neredeyse birer bağımlı haline getiren tarafı ise konunun her an içimizi kemiren bir başka yönü. Malumunuz sosyal medya paylaşımları, etkileşimleri, like’a like - takibe takipleri... Bu kavramlar artık hayatımızın içinde o çok önemli dediğimiz zamanın birer parçası haline gelmiş durumda.


Yaşamın ve teknolojinin karanlık tarafına dikkat çeken İngiltere menşeli bir dizinin bölümlerinden birinde sosyal medya paylaşımlarının üzerimizdeki etkisini konu alıyor. Genç bir kadının başkalarının “like”ına kendini mahkum ve bağımlı kılması sonucu hayatını nasıl mahvettiğini çarpıcı şekilde anlatıyor dizi. Aslına bakarsak sosyal medyanın üzerimizdeki tahakkümünden birçok dost sohbetinde yakınmışızdır. Dizinin o bölümünde esas dönüm noktası ise kadının tüm bunlardan sıyrılıp “olduğu gibi, içinden geldiği gibi” davranmaya karar verdiği an. Üzerinde baskısını hissettiği tüm zorunluluklara adeta meydan okuyan bir tavra bürünüyor ve işte o zaman gerçek anlamda nefes alıyor.

Zamanı yakalama ve yetişme telaşına bir de “gereklilikleri” eklediğimizde kendimiz için yaşamayı unutup başkalarının beğenisini kazanmak için didinen bireyler haline gelmemiz an meselesi. Michael Ende, Momo’da işte tam da bu çelişkiyle yüzleştirmek istiyor bizi. Biz tüm bu koşuşturmalarımız, sosyal medya paylaşımlarımız ve avucumuzun içindeki ekranla harcadığımız zamanda yaşamın kendisini ne kadar yakalayabiliyoruz? Orada aldığımız beğeni ya da etkileşimlerin fazlalığını dile getirirken bizi gözlemleyen çocuğumuza, yaşadığı sorunlarda söylediğimiz “Bunları kafana takma, sen olduğun halinle iyisin,” sözlerimiz ne kadar inandırıcı kalıyor?

Sosyal medya paylaşımlarının yaygın davranış biçimi olan hep en mutlu, en iyi, en entelektüel, en komik, en en en görünme çabalarının gizli tehlikesi ise sıradan olmayı çok büyük bir ayıpmış gibi algılamamıza yol açması. Bizi sıradan bir kıyafet giymenin, basit bir yemek yemenin, standart bir tatil yapmanın, üzerinde konuşulmaya ya da paylaşılmaya değer nitelikte olmamasına inandırmaya başlaması. İronik olan kısım ise sıra dışı olmayı bu kadar yücelten bir toplumda, insanların kitleler halinde “aynı” sıra dışılığı yaparak, farkında olmadan kendi sıradanlıklarını inşa etmeleri.

Oysa bir çocuğun yaptığı resmi gösterirkenki heyecanını hatırlayın, ilk adımlarını atan çocuğun şaşkınlığını ya da yerdeki su birikintisine cop cop ayak vuran çocuğun coşkusunu… Hiçbiri o davranışın “en iyisi” değil belki, ama şüphesiz ki hepsi o davranışın kendilerine ait en benzersiz örneği.

İşte bizler de yetişkin hayatlarımızda çocukların o fütursuz ve davranışlarını içlerinden geldiği gibi ortaya koyan tavırlarını örnek aldığımızda, Momo’nun bahsettiği gibi yaşamı yeniden yüreklerimize koymanın fırsatını yakalayacağız.

1 Ende, M. (2017) Momo. Leman Çalışkan (Çev.). Pegasus Yayınları

En Çok Okunan Haberler