Ortaöğretime geçişte kontrollü kaos

Nejla Doğan - Eğitimci

Velilerin, öğrencilerin, eğitimcilerin tüm itiraz ve eleştirilerine rağmen uygulanan LGS+Çember Sistemi, yerleştirme sonuçlarının açıklanmasıyla hem öğrenciler hem de veliler açısından büyük bir hayal kırıklığı ve öfke yarattı. Beklendiği gibi, öğrencilerin büyük kısmı istediği okul türüne yerleşemezken, azımsanmayacak bir kısmı da açıkta kaldı. Çocuklarımızın eğitim hayatında telafisi olmayacak sonuçlara yol açacak bu sistem, yeni rejimin otoriter yüzünü ve tüm demokratik taleplere kulak tıkayan karakterini bir kez daha ortaya koydu.

Mesele teknik değil politik
Yeni ortaöğretime geçiş sistemi, sürecin başlangıcından itibaren bir belirsizlik yumağı olarak önümüze geldi ve hâlâ yanıtlanmayan birçok sorunun üzerine inşa edildi. Öğrenciler ve veliler nasıl bir sınav ve yerleştirme sistemi ile karşı karşıya olduklarını tam olarak öğrenemeden bu sistemin sonuçlarına maruz kaldı. Alanda çalışan eğitimcilerin bile sistemin nasıl uygulanacağına dair yeterli bilgi sahibi olmaması, öğrencileri ve velileri daha da yalnızlaştırdı ve bugün geldiğimiz noktada yüzbinlerce çocuğumuz umutlarını yitirmiş, geleceğe güvenini kaybetmiş durumda.

Bizler için oldukça kaotik görünen bu dönüşümün ve belirsizliğin, hatta yanıtlanmayan soruların ardında, eğitim alanında kapsamlı bir yeniden yapılandırma sürecinin yaşanıyor olması var. Elbette bu yapılandırma sürecinin çerçevesi ve hedefleri iktidar açısından gayet net ve belirgin: Çerçevenin belirleyenlerinden biri siyasal İslamcı politikalar iken, diğeri piyasalaşma. Devletin tüm yönetim organlarına ve kurumlarına şekil veren bu iki belirleyen, rejimin istediği “makbul vatandaş” ve “millet” tanımını hayata geçirmek için bugün en yoğun saldırılarını eğitim alanına yönlendirmiş durumda. Ortaöğretime geçiş sisteminde yapılan değişiklikler de bu saldırıların ve dönüşümün önemli bir parçası. Bu nedenle karşı karşıya olduğumuz durumu basit bir sınav sistemi değişikliği olarak okumak ve teknik tartışmalarla sınırlamak, politikanın merkezine konmuş bir alanı apolitik bir değerlendirmeye hapsetmenin ötesine geçmeyecektir.

Zorunlu imam hatipleştirme
80’li yıllardan itibaren piyasacı politikalara açılan eğitim alanı, özellikle 2012’de çıkarılan 4+4+4 yasasıyla siyasal İslamcı politikaların da yoğun saldırısı altına girdi. Böylece piyasacı ekonomik süreçlerin eğitimden beklediği amaçlarla, dinci-gerici amaçlar bütünleştirilmiş oldu. Bu doğrultuda, öğretim programları, ders kitapları, okul içi ve dışı etkinlikler yeniden düzenlendi, hem liberal hem de İslamcı politikalara uyumlu hale getirildi. Elbette eğitimin önemli bir parçası olan sınavların da bu dönüşümden muaf tutulması beklenemezdi.

Bu bağlamda yeni sınav ve yerleştirme sisteminin ana karakterini de imam hatipler, meslek liseleri ve özel okullar arasındaki bir seçim zorunluluğu (ya da seçeneksizlik) oluşturdu. “Nitelikli” olarak tanımlanan ve LGS sonucuna göre öğrenci alan okulların %55’inin (1367 okuldan 747’si) imam hatip ve meslek liselerinden oluşması bunun en önemli göstergesiydi. Dolayısıyla bu sistemle, yeni rejimin temel eksenlerinden biri olan dinselleşme imam hatip liselerinde somutlaşırken, bir diğer eksen olan piyasalaşma ise meslek liseleri ve özel okullarda ifadesini buldu. Sınav ve yerleştirme sisteminin amacı da başarıyı artırmak ya da ölçmek değil, bu üç okul türüne öğrencileri yönlendirmek üzerine kuruldu. Böylece yoksul çocuklarımız tercih etmek istemedikleri imam hatip ve meslek liselerine zorla yönlendirilirken, ekonomik olanakları uygun olan ailelere de “nitelikli” eğitim taleplerini karşılamaları için özel okullar işaret edildi.


Sınavlı ya da sınavsız yerleştirmelerde imam hatip ve meslek liselerinin bir zorunluluk haline gelmesi ve devlet okullarının nitelikli bilimsel eğitim verme yükümlülüğünün neredeyse ortadan kaldırılması elbette en çok özel okul piyasasını güçlendirdi. Eğitimi olabildiğince piyasaya devretmek isteyen iktidar, yeni sınav ve yerleştirme sistemiyle ilgili hoşnutsuzluğunu belirten, nitelikli eğitim talebinde bulunan velilere özel okulları işaret etti.

İmam hatip toplumu projesi kabul görmüyor
Ancak yerleştirme sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte yükselen tepki, AKP’nin kendi politik tabanı da dahil olmak üzere eğitimdeki bu politikaların kabul görmediğini, toplumsal bir mutabakata dayanmadığını ve AKP’nin her alanda adım adım hayata geçirdiği toplumsal mühendislik çabalarının eğitim alanında güçlü bir dirençle karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Çünkü toplumsal hafızamızın “eski Türkiye” ile olan bağları, bize hâlâ eğitim yoluyla sınıf atlayabileceğimizi, bir emekçinin çocuğunun da doktor, öğretmen, mühendis, avukat olabileceğini söylüyor. Bu nedenle muhafazakar aileler de dahil olmak üzere toplumun neredeyse tamamı, çocukları için imam hatip ya da hafızlık okulu değil, nitelikli bilimsel eğitim veren okullar talep ediyor. Tercih ve yerleştirme sonuçları da bunu kuşku götürmeyecek şekilde ortaya koyuyor.

Tercih ve yerleştirme sonuçlarına göre Fen, Sosyal Bilimler ve Anadolu liselerinin kontenjanları neredeyse tam doluluk oranına ulaşmışken, imam hatip ve meslek liselerinin doluluk oranları %50 seviyelerinde kaldı. Üstelik bu iki okul türünü birçok öğrenci mecbur kaldığı için tercih listesine ekledi. Çünkü yerleştirme kılavuzuna göre aynı okul türünden en fazla üç tercih yapma sınırı getirilmişti. Ancak buna rağmen birçok öğrenci ve veli imam hatip ya da meslek lisesi tercih etmek yerine açıkta kalma riskini göze aldı ve tercihlerini o doğrultuda yaptı. İmam hatiplere aktarılan bütçeye ve öğrencilerine verilen burs ve yurt teşviklerine rağmen, geçen yıl TEOG sonuçlarına göre %69 oranında boş kalan imam hatipler, bu yıl LGS+Çember Sistemi’nin getirdiği ek zorlayıcılığa rağmen %50 oranında boş kaldı. Sadece bu veri bile öğrenci ve velilerin tercihlerinin bilimsel akademik eğitimden yana olduğunu ve dayatılan bu sisteme karşı direnç oluşturduğunu göstermektedir.

Sınav ve yerleştirme sistemi yeni rejimin araçları
Devlet okullarının niteliksizleşmesinin, imam hatip ve meslek liselerinin bir dayatma haline gelmesinin bir başka sonucu ise açık liseye olan talebin gittikçe artması. MEB verilerinden öğrendiğimiz kadarıyla, merkezi ve yerel yerleştirme sonuçlarına göre öğrencilerin yaklaşık %10’u tercih yapmadığı ya da istemediği bir okul türünü yazmadığı için herhangi bir okula yerleşemedi ve açıkta kaldı. Bu çocuklarımız Eylül ayı içinde “Öğrenci Nakil ve Yerleştirme Komisyonu” tarafından boş kontenjanlara yerleştirilecekler. Elbette büyük kısmı, boş kalan imam hatip ve meslek liselerine yönlendirilecek. Bu iki okul türünü tercih etmeyen öğrenciler ise açık liseye kayıt yaptırmak zorunda kalacak ve çocuk işçi ordusuna katılacak. Günümüz eğitim politikalarının yarattığı en önemli sonuçlarından biri olarak ortaya çıkan açık lise uygulaması, özellikle devlet okullarında nitelikli eğitim beklentisi karşılanmayan, imam hatip ya da meslek lisesine gitmek istemeyen, özel okul için de bütçe ayıramayan yoksul çocuklarımız için neredeyse tek seçenek haline gelmiş durumda. Geçen yıl 1,5 milyonu aşan açık liseye kayıtlı öğrenci sayısının, bu sınav ve yerleştirme sistemiyle daha da artacağını tahmin etmek güç değil. Bu da zaten devletin kademeli olarak terk ettiği kamusal eğitim alanından daha da fazla çekilmesi ve kamusal örgün eğitim hakkının yok edilmesi anlamına geliyor.

Sınavlı ya da sınavsız yerleştirmelerde imam hatip ve meslek liselerinin bir zorunluluk haline gelmesi ve devlet okullarının nitelikli bilimsel eğitim verme yükümlülüğünün neredeyse ortadan kaldırılması elbette en çok özel okul piyasasını güçlendirdi. Eğitimi olabildiğince piyasaya devretmek isteyen iktidar, yeni sınav ve yerleştirme sistemiyle ilgili hoşnutsuzluğunu belirten, nitelikli eğitim talebinde bulunan velilere özel okulları işaret etti. Yerleştirme sürecine ilişkin belirsizlikler ve yaratılan kaygı ortamı, bu yönlendirmeyi daha da belirgin hale getirdi. Bu yıl liseye gidecek öğrencilerin yaklaşık %14’ünün (162 bin 109 kişi) bu sınav ve yerleştirme sistemine hiç dahil olmadığı düşünülürse, bu çocukların çok büyük bir kısmının doğrudan özel okullara gittiği anlaşılacaktır. Dolayısıyla bu yerleştirme sisteminin diğer bir boyutu, özel okullaşma sürecinin katlanarak artacak olmasıdır. Yoksul çocuklarımızın nitelikli kamusal eğitim hakkını tamamen ortadan kaldıran iktidar, orta ve alt gelir grubundaki aileleri bile kredi borçlanmasıyla özel okullara mecbur bırakmaktadır.

Görüldüğü üzere, bu sınav ve yerleştirme sistemi, inşa edilen yeni siyasal rejimin araçlarından biridir ve sıradan bir ölçme-değerlendirme sistemine indirgenemeyecek kadar önemli toplumsal sonuçları beraberinde getirmektedir. Eğitimde piyasalaşmayı ve dinselleşmeyi bir adım daha öteye taşıyan, çocuklarımızı hem dinsel sömürünün hem piyasa sömürüsünün hedefi haline getiren, biat ve itaate dayalı bir toplum idealini gerçekleştirmeye çalışan bu sistem, öğrenci ve velilerin istek ve beklentilerini görmezden gelerek en temel insan haklarından birini yok saymaktadır. Geçmişte göreli de olsa toplumsal bütünleşmenin mekanları olarak var olan okullar, bugün sosyal, kültürel farklılıkları artıran, eşitsizlikleri kemikleştiren, yoksul çocukların eğitim yoluyla elde edebildiği sosyal ve sınıfsal hareketliliği tamamen ortadan kaldıran ve toplumsal ayrışmayı derinleştiren yerlere dönüşmüştür.

Bugün geldiğimiz noktada, MEB yetkililerinin eğitimden bekledikleri ile toplumun beklentileri arasında büyük bir uçurum olduğu, toplumsal dirence rağmen iktidarın ideolojik hedeflerinin her şeyin üstünde tutulduğu görülüyor. Tam da bu nedenle baştan itibaren öngördüğümüz gibi, “hiçbir öğrenciyi istemediği okul türüne yerleştirmeyeceğiz” söyleminin, aslında “hiçbir öğrenciyi istemediği-miz okul türüne yerleştirmeyeceğiz!” anlamına geldiği doğrulanmış oldu.

En Çok Okunan Haberler