Pişen umut

Demokratik anayasayı ortadan kaldırmaya kalkışan kişiye karşı, başka çareler olanaklı değilse, bütün Almanların direnme hakkı yazılıymış Almanya’daki anayasada. İtalya’daki anayasaya konmak istenen madde ise şöyleymiş: “Kamu güçleri, Anayasa’nın güvence altına aldığı temel özgürlükleri ve hakları ihlal ettiğinde, baskıya direnme yurttaşın hakkı ve ödevidir.” Agamben’in ‘İstisna Hali’ kitabında bu yasal direnme hakkına, “Direniş Hukuku” deniliyor. İç Güvenlik Yasası, devletin savaş ya da siyasal düzenin tehlikede olması gibi durumlarda hukuku askıya almasını istisna olmaktan çıkarıp süreklileştirdiği için, “Direniş Hukuku”nun da gündeme gelmesi gerekmez mi? Siyaset, hukukla şiddet arasındaki bağı kesen eylem olarak değil de, hukukla müzakere etmek olarak anlaşıldığı sürece, “Direniş Hukuku”nun gündeme gelmesi de, saf bir adaletin hayalini kurmak da mümkün olmasa gerek. Daha birkaç gün evvel, sosyal medyaya erişim engellendiğinde kimse şaşırmamıştı. Zirve Katliamı’nı yapanlar dahil, katiller birer birer bırakılırken de... İç Güvenlik Yasası’nın yokluğunda yapılanlar düşünülünce, iş cinayetlerinin arttığı bir zamanda, 1 Mayıs’ta neler olacak kim bilir?

Paul Ricoeur, Hitler’in yükselişini, Weimar Cumhuriyeti’nde demokrasinin çoğulcu bir siyasi anlayışa indirgenmesi yüzünden totalitarizme direnecek bütün güçlerin azar azar ortadan kaldırılmasına, “Direniş Hukuku”nun yokluğuna ve bu yoklukta gelişen kitle-insanlığın akılsız kurnazlığına bağlıyordu, “Eleştiri ve İnanç” kitabında. Ricoeur, kötülüğün tıpkı Kafka’nın “Dava” ve “Şato” romanlarında tarif ettiği gibi daima gelişerek saldırdığını, çok sayıda evreden geçerek tırmandığını da söylüyor ki, akla  “Kaynayan kurbağa sendromu”nu getiriyor bu evreler. Şimdi kaçıncı evredeyiz? Belki de çoktan piştik...

Balıkçılar kahvesinde, yağmurun cama çarpışını izlerken, Carlos Fuentes’in ‘Diana’ adlı romanındaki kahramanlarından birisinin sözleri vardı aklımda: “Ayrıca herkes, her geçen gün daha çok korkuyor, yalnızca şiddet olaylarından değil, olayların gerisindekilerden. Bu yüzden, birtakım gizli çıkarlara hizmet etmemek için kimseye yardım etmiyorlar.” İktidarın yaratmak istediği siyasi atmosfer, tam da böyle bir şey ve bu siyasi atmosfere muhalifler de katkı sunabiliyor. Seçimler yaklaştıkça ekonomiden medyaya “tehlike söylemleri”ne daha çok yer verileceği ve güvensizliğin komplo teorileriyle daha da yaygınlaştırılacağı kesin. Fuentes, kendi ülkesi için, bıçak darbeleriyle dikilen ve ölümden arta kalanlarca yaşatılan bir yer olduğunu söylerken, sanki yaşadığımız bu ülkeyi tarif ediyordu. Bıçak darbelerinin açtığı yaralar kapanmamış, hatta yeni yaralar açılırken, “tehlike söylemleri”nin her zaman revaçta olacağı kesin. İçinde bulunduğumuz tencere kaynadıkça, ortak aklın buharlaşması, duygulardan fikirlere her şeyin aşırılaşması kaçınılmaz. Bu aşırılıklar içinde, dengede durarak fikirler üretmekten başka da bir çare yok.

Yağmurun cama çarpışını izlemenin bana verdiği hazza kaydı düşüncelerim sonra, içime çöken karamsarlıktan kaçıp. Sijón’un “Mavi Tilki” romanında vardı, evrenin şiirlerden yapıldığı bilgisi. Eğer gerçekten şiirlerden yapılma bir evrende yaşadığımıza inanırsak, başka bir zamanı tasavvur ve hayal ederek sorunların çözümünü de bulurmuşuz gibi geldi o an. Ama nasıl balıklar suyun dışına çıkamadıkları için suyun bilgisinden yoksunlarsa, şiirlerden yapılma bu evren de bizim için öyleydi. Edip Cansever, “sonra bir kır kahvesi kendini okurken / masaları toplanmış, bardakları toplanmış / tam kendini okurken / derim ki bir semti iyi tanımak kadar / iyi tanımalı dünyayı” diye yazmamıştı boşuna. Şiirlerden yapılma bu evreni tanımak, aşkla yaşadıkça mümkün olsa gerek, kendinden daha çok severek dünyayı...

En Çok Okunan Haberler