Popülist olmayan popülizm

MURAT MÜFETTİŞOĞLU mmufettisoglu@gmail.com

26 Kasım 2016 tarihinde yitirdiğimiz devrimci lider Fidel Castro’nun geçtiğimiz hafta BirGün Pazar’da da yayımlanan sözleriyle başlayalım: “Biz yenilirsek kalkar yine deneriz. Diktatör yenilirse sonları olur.” Bir önceki yazıda değinmeye çalıştığım ‘kurucu (sol) siyasette popülizm’ ile Fidel’in epik sözlerinin doğrudan ilişkili olduğuna inanıyorum.

Sağ politikacıların sığ pratiklerini bir kenara bırakalım. Popülizm hakkında sorulması gereken iki soru var: 1) Sunduğu olanaklar kurucu siyasetin bağlamına dahil midirler? 2) Etik midirler? Bu sorulara kafa yormaksa –en azından çıkış noktasında- popülizmi olumsuzlamamayı gerektirir. Hal böyleyken, yapılacak en olumlu popülizm tanımı; Beşer’le (salt) dayanışma ve işbirliği zemininde hayata geçirilen tavır ve pratikler bütünü olduğudur. Hatta köklerinin günlük yaşamın art niyetten ve sömürüden uzak ilişkilerine bağlandığı bile öne sürülebilir. Dolayısıyla, gemiyi yüzdürmek için birlikte kürek sallamanın; yöneten-yönetilen sisteminden söz ediliyorsa da karşılıklı empatinin ve sempatinin belirlediği yöntemin adı olabilir. Ancak bunun da bir koşulu var: Şayet Beşer popülizmin pasif ögesiyse(nesnesiyse), uygulanan yöntemin adı ‘popülist(halkçı) olmayan popülizm’ olur.

Otantikliğini koruduğu sürece Beşer’in sağa sola çekilmesi ve ayrıştırılması zordur. Söz gelimi; Beyaz Adam, Kızılderililere silah satmak için bin takla atmış, lakin fayda etmemiştir. Derken bir yolunu bulup Yerlileri ateş suyuna alıştırmış; peşinden hem silah hem içki satarak bir taşla üç kuş vurmuştur. Üçüncü kuş iktidarı ele geçirmesidir. Neredeyse bütün bir tarih, sömürgen ve kemirgen iktidarların art niyetli müdahalelerininin, kendi aralarındaki çatışmaların, velhasıl Beşer’in parçalanıp durmasının tarihi olmuştur. Hakiki popülistler söz konusu parçalı yapının bir parçası olduklarını bilerek haraket ederler ve onu bütünlemek niyetiyle politika yaparlar. Sahte popülistler ise yapıyla dışarıdan ilişki kurarlar ve bizzat parçalı durumun kendisinden beslenirler. Ekonomi-politik açıdan Beşer’in parçalanması, tüketim-üretim dengesinin tüketim lehine bozulmasıyla başlamıştır. Kırsalda kendine yettiği kadarını üretip tüketenler, sermayenin (kentteki) ihtiyaçları doğrultusunda topraktan daha fazlasını alma cihetine gitmişlerdir. Marx bu durumu, insan emeği ile doğanın üretkenliği arasındaki etkileşimin bozulması anlamına gelen metabolik yarılma olarak adlandırmıştır. Beşer’in sosyolojik, antropolojik, hatta psikolojik yabancılaşması da bu noktadan sonra başlamıştır.

Sistemik (sağ) iktidarlar, her türlü yabancılaşmanın türevi sayılabilecek feodal değerleri, dogmatizmi ve (sığ) çıkar kültürünü besleyerek parçalı yapının sürmesini sağlarlar. Bu bağlamda (sağ) popülistlerin başarısı, köylerdeki ve kentlerdeki çarpıklıklardan (sözde) politika devşirebilmeleridir. Maddi bir varlık olan Beşer’i, maddi olmayan araçlarla mobilize etmek ve enerjisini sömürmek konusunda marifetlidirler. Karşı bir hamle olarak sol popülistler - feodal/dogma/suni araçlardan ziyade- Beşer’in bugünlere gelmesini sağlayan doğal/otantik/maddi kodlarına vurgu yapmalıdırlar. Basit bir anekdotla örneklendirmeye çalışayım: 70’li yıllarda ilkokula gidiyordum. Sosyalist mücadelenin içinde yer alan amcaoğlum ilçede elektrikçiydi; tesisat çekmek için zaman zaman köylere giderdi. Bir keresinde beni de götürdü. İş bitince köylüler ortaya bir yer sofrası kurdular; peşinden tek tepsi içinde lapaya benzer bir yemek getirdiler. Amcaoğlum köylülerle birlikte kaşıklamaya başladı; bense aç olmama rağmen tek kaşık almadım. Dönüş yolunda davranışıma şaşırmadığını ancak doğru da bulmadığını söyledi. Hem köylüler hem kendim için onlarla birlikte yemeliymişim. Dediğim gibi çocuktum; söylediklerinin üzerinde durmadım. Sonra sonra fark ettim: Beşer’le onun dili ve pratikleri üzerinden ilişki kurmak yerine(ki en iyi bildiğimiz şeydi), kendi dilimizi ve pratiklerimizi Beşer’e dayatıyorduk; belki de bu yüzden yeterince eklemlenemiyorduk.

(Sağ/sığ) popülizmin, gevşek de olsa aidiyet yaratma, kitleleri mobilize etme ve belirlenmiş (politik) aksiyonlara yönlendirme etkisi aşikâr. Malumunuz aynı etkiyi ilkel/modern bütün ideolojiler yapar; lakin popülizm bir ideoloji değildir; zira tutarlı bir mantık dizgesi ve bütüncül bir söylemi(logos) yoktur. Özellikle iktidarın hedeflendiği ve kalıcı kılınmak istendiği hallerde -kitlenin nesnel/tümel taleplerinden ziyade- sayıca ağırlıklı grubun öznel/tikel beklentileri üzerine (propagandif) söylem geliştirir. Dolayısıyla temsil ve meşruiyet sorununu çözmediği gibi, her defasında yeniden üretir. Bu açıdan (sağ) popülizmin en büyük manipülasyonu –aslında- burjuva temsili demokrasisidir.

Arjantinli siyaset kuramcısı Ernesto Laclau -sağına soluna pek takılmadan- popülizmi olumlar; halkın inşasında bir yöntem olarak görür. Ona göre popülizm üretken ve kapsayıcıdır; bu sayede toplumun parçalı yapısını kolaylıkla kucaklar. Laclau’ya göre toplumdaki her talep politiktir, ancak bazı talepler kurucu dinamizm içerir. Bir talep ya da aksiyon evrensele eklemlenebiliyorsa kurucudur, ki Beşer’de köklerinin bulunduğu anlamına gelir. Söz gelimi; evrenselleşme potansiyelinden ötürü işçi sınıfının talepleri kurucudur; diğer taleplerse işçi sınıfının taleplerine eklemlenerek var olabilirler. Aralarında çatışma(antagonizma) varsa da, üretken ve yararlıdır.

Ne yazık ki (günümüzde) popülizm pratikleri Laclau’nun beklentilerinden farklı seyretmektedir. Pek çok siyasal iktidar kendi tabanını oluştururken, genişletirken ve tahkim ederken popülizmin boşluklu ve esnek yapısından faydalanmaktadır. Kısa ve orta vadede olumlu sonuçlar alsalar bile, uzun vadede ufukları sislidir. Durum bu denli belirsizken kurucu (sol) politika adına izini sürdüğümüz popülist yöntem, belki bambaşka bir şeydir. Yeri gelmişken belirtelim: Tepeden tırnağa yanlışlarla dolu bir siyasal iktidarın 15 yıl iktidar olarak kalabilmesi, -ana muhalefetin yanlışlarıyla birlikte- (sağ) popülizmin olanaklarını sonuna kadar zorlamalarıyla mümkün oldu. Ancak, yaklaşmakta olan sisli ufkun ardına duvar ördüklerinin farkına hâlâ varamadılar.
Laclau’nun iddia ettiği halkın inşa edilebilmesi için, insanların ikna edilmeleri ve rızalarının alınması gerekir. İkna etmede politikanın bilişsel(anlama, anlatma, kanıtlama vb) yöntemleri kullanılır; üretim ilişkilerinden kaynaklanan sıkıntılar, çelişkiler, talepler vb. tespit edilir; somut çözüm önerileri sunulur. Rıza almada ise devreye daha çok manipülatif yöntemler girer. Amiyane tabirle, halk uygun kıvama getirilip yetki istenir. Zaman içinde liderle tabanı arasında güçlenen (katharsis) ilişki yeni olanaklar yaratır. Lider, ihtiyaç duyduğu ilave yetkileri sadece ima eder; tabansa sorgusuz sualsiz istenileni verir. Peşinden verme sırası iktidara gelir: Tabanın kısmi/tikel beklentilerini tümelleştirerek evrensel taleplermiş gibi bütün bir halka dayatır. Eşitlik ilkesi aynılık dayatmasına dönüşür. Sonuçta üretim ilişkileri aynı kalırken (iktidarı sağlama almak için) sistem içi rejim değişikliğine gidilir. Gelgelelim sistemin ana motorları bellidir; gün bittiğinde kapitalizmin çarklarının dönüp dönmediğine bakılır. Malumunuz memleketin çarkları çoktandır aksıyor. Dolar bozdurma kampanyaları ise sadece mizah üretiyor. İktidar devreye sokmak için yeni manipülasyonlar arıyor. Bakmayın siz, tabanları da huzursuz. Geçenler de kan tahlili için polikliniğe gittim. Otuzlu yaşlarda, modern görünümlü bir (erkek) sağlık teknisyeni kolumu sıyırırken ‘ülkenin gidişatını nasıl gördüğümü’ sordu. “Berbat” dedim. “Ben öyle düşünmüyorum. Bence kötü algısı yaratılıyor” dedi. Siyaseten uzlaşmamızın imkânsız olduğunu hissettiğimden ekonomiden girdim: “Ekonomik parametreler de kötü ama” dedim. “Orada da art niyet var” dedi. Yabancı devletlerin ve yatırımcıların amacı hükümeti zor durumda bırakmakmış, o yüzden parayı kullanmıyorlarmış. Ben, “sermayenin ve siyasetin kontrolü hükümetin elinde; artı, AKP’li yatırımcılar da parayı kullanmıyorlar” deyince sustu. “Geçmiş olsun” deyip sıradaki hastaya geçti.

Fidel Castro’nun, ‘biz yenilirsek kalkar yine deneriz’ inadı; Samuel Beckett’ın, "hep denedin, hep yenildin; yine dene, yine yenil, daha iyi yenil" öğüdü; kendi küllerinden doğan Simurg efsanesi; Albert Camus’nün Sisifos Söylencesi; Nietzsche’nin Sonsuz Dönüş’ü vb. özünde aynı temaya işaret ederler: Yenildiği halde her defasında yeniden denemek insanın biricik yazgısıdır! Ait olduğu Beşer’i ve kendini başka türlü ayakta tutamaz çünkü. ‘Diktatör yenilirse sonları olur’ sözüne gelince; yalnızca kendilerini ayakta tutmak isteyenlere küçük bir uyarıdır.

En Çok Okunan Haberler