Referandum Gerçekleri-7: Geçiş dönemi maliyetleri ve idam!

Bu yazımda özellikle tüm kamu görevlilerini ilgilendiren bir başka konuya değinmek istiyorum; değişiklik teklifi kabul edilip öngörülen sistem otursa bile, kalıcı bir öç/intikam döngüsüne yol açacak olan geçiş dönemi maliyetleri. Aslında değişen yalnızca 18 Madde değil. Her şeyden önce 70’in üzerinde Anayasa maddesi etkileniyor. Asıl değişim sonra başlayacak. Tüm mevzuatın uyumlu hale getirilmesi bile yıllar alacaktır. Bu süreç, zaten Avrupa Birliği uyum süreci ve neoliberalizasyon süreci nedeniyle yaşadığımız yasalaşmadan daha yoğun olacaktır. Sadece kanunlar değil tüm mevzuatın altüst olması söz konusu olacak.

Zaten yapboza dönmüş ve çökmüş bir yargı sistemimiz var. Ordu, polis ve sair güvenlik teşkilatı da farklı değil. Milli eğitim, üniversiteler ve bürokrasi de aynı durumda. Fethullahçı yapılanmanın yarattığı tahribatın muhasebesi bile yapılamıyor. Üstüne KHK fırsatçılığı ve ihbarcılıkla tüm bürokrasiyi etkileyen bir felç hali var. Bakanlar bile haklı/haksız suçlamalarla karşı karşıya kalmaktan korkuyor. Dış politika fecaat. Emperyalizmin bilek güreşi alanına dönmüş Ortadoğu’da ne yaptığımız belli değil. ‘Haçlı seferleri’ne ve ‘üst akıl’a karşı çıkmaktan “Suriye’ye beraber girelim”e savrulan tutarsızlık. Ekonomi ciddi tehlike sinyalleri veriyor. Devasa bir sığınmacı sorunumuz var.

Sorunları çözecek mekanizma yok
Tüm bu sorunlar orta yerde duruyorken biz hükümet sistemini/rejimi değiştirmeye kalkıyoruz! Bu risk göze alınabilir bir risk değil. Üstelik değişiklik teklifi bu sorunları çözecek mekanizmalar getirmiyor. Mevzuat ve yapının değişmesi dışında kadrolar da önemli ölçüde değişecektir. Özetle eğer ‘Evet’ çıkarsa, bu kadar kritik bir kavşakta on yıllara yayılacak bir uyum, öğrenme ve geçiş süreci bekleyecek bizi. Kadroların değişmesinin daha uzun süreli ve derin tahribat yaratıcı etkileri olacaktır.

Tam burada pek üzerinde durulmayan ama en büyük tehlikeyi oluşturan bir hususa daha dikkat çekmek istiyorum; diyelim ki ‘Evet’ çıktı ve ilk cumhurbaşkanı seçildi. Cumhurbaşkanı, kararnameler ile kendi tercih ve önceliklerine göre yürütmeyi dizayn etti. Kadrolarını da aynı şekilde oluşturdu (Tabii ki bu politikalar ve kadrolar öncelikle kendi partisine ait olacak). Geçiş süreci kısa zamanda ve sorunsuz atlatıldı. İkinci döneminde de seçildi. Hatta boşluğu kullanarak üçüncü dönemi de kotardı. Dördüncü dönemde Anayasal olarak tekrar seçilemeyecek artık.

Başka bir cumhurbaşkanı ihtimali
Veee bir başka cumhurbaşkanı seçildi. Bu gelecek yeni cumhurbaşkanı başka bir partiden. İkinci tura kalmış parçalı bir siyasi tabloda çok uzak bir ihtimal de değil.

Seçilen yeni cumhurbaşkanı eski kadro ve politikaları devam ettirir mi?

Bu soruya elinizi vicdanınıza koyarak cevap verin: Tüm enerjisini önceki cumhurbaşkanı seçilsin diye harcayan üstelik hukuku ihlal ederek tehditler savuran bir savcı, bir kaymakam, bir vali, bir imam, bir öğretmen, bir memur o koltukta ve kadroda kalmaya devam edebilir mi? Seçimi kazanan parti buna izin verir mi?

Yeni seçilen cumhurbaşkanı aynı partiden olsa bile kadroların ve politikaların radikal bir şekilde değişebileceğine şahit olduk. Her seçim süreci ve sonrasında değişecek her cumhurbaşkanı ile birlikte geçmiş döneme dair tasfiye/intikam sürecinin başlamasının önünde hiç bir engel yok. Tam tersi sınırsız atama yetkisi ve Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile dizayn edilebilecek bir sistem öngörülüyor. Aynı yaklaşım medya ve sermaye içinde geçerli olacaktır.

Değişiklik teklifi geçerse hiçbir kademedeki kamu görevlisinin iş güvencesi kalmayacaktır. Deneyim de biriktirilemeyecektir. Böyle bir bürokrasiyle devasa sorunları çözemezsiniz.

Partizanlaşmış bir kamu yönetimi/bürokrasi ülkemizin felaketi olacaktır. Partizanlaşmış kamu yönetimine HAYIR!
Önceki yazıma “Neyi Oylayacağız?” başlığını atmış ve ‘Evet’i savunanların (Daha doğrusu savunamayanların!), tartışmayı Anayasa değişikliğinden uzaklaştırmak istediğini yazmıştım. Anayasa değişikliği tartışılmaya başlanmasından bu yana en çok kullanılan taktik bu. Toplumun fay hatlarını, kimlik ve inançsal aidiyetlerini, geçmiş husumetlerini, önyargılarını kaşıyan bu yaklaşım oldukça tehlikeli sonuçlar doğurmaya başladı. Adaletsiz yarış koşulları ile birleşince toplumu için için çürüten ve bölen bir dinamiğe dönüştü.

En sıkıntılı başlıklardan birisi de ‘idam tartışmaları.’ Öncelikle 16 Nisan’da yapılacak oylamada idam cezası ile ilgili tek bir maddeyi oy-la-ma-ya-ca-ğız. Yani ‘Evet’ oyu verenler idam cezasının gelmesine “Evet” demiş olmayacaklar. “Hayır” diyenler de idam cezası gelmesin demeyecekler.

Yaklaşık 70 civarında madde değişiyor, ancak bunların içerisinde idam cezasını yasaklayan 38. Madde’nin kaldırılması yok. AKP zamanında, 2004 yılında kabul edilen bu madde şöyle “Ölüm cezası ve genel müsadere cezası verilemez.” Ayrıca şu hükümler de Anayasa’da var: Madde 15: “Suç ve cezalar geçmişe yürütülemez.” Madde 38: “Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.”

Üstelik bu maddeler evrensel ilkeler olup referandumla bile değiştirilemez. Yani idam cezasını sonradan getirseler bile darbecilere ve geçmişteki diğer terör suçlularına Anayasa gereği uygulanamaz. Ama bu maddeler orada duruyorken ısrarla ‘Evet’ oyu ile idam arasında bağlantı kuruluyor. Samimi olsalardı referandum teklifine bir madde daha eklerlerdi. Daha vahim ve ayıp olanı ise, bu propaganda 15 Temmuz Fethullahçı Darbe Girişimi’nde yaşamını yitirenler üzerinden yapılıyor.

En Çok Okunan Haberler