Resmi tarihin paradoksu!

Türkiye’de sistemin asalakları sistemi yönetmeye devam ettiği sürece sistem açık verecektir. Sistemin gözdeleri, eğer sistemin asalakları ise bu sistem sistemi ayakta tutan insanlara eziyet etmeye mahkûm olur. Ömrüm boyunca nice asalağın zıplayarak hoplayarak ve hatta açık iftira ederek sistemin merkezine doğru yürüdüklerini gördüm.

Bu konuda en açık durum şu şekilde özetlenebilir: Türkiye’deki sistem son derece kötü bir Batı taklididir. Batılı sistemin en tuhaf örnekleri -mesela Sarkozy gibi birinin sistemin merkezine gelmesi- bu ülkede baş tacı ediliyor. Milletin kendini bulması için milletin tarihiyle ilişkisinin saydam olması gerekir. Ama Türkiye’de ne görüyoruz? 1950-1980 arasındaki o korkunç iç savaş benzeri halin en büyük zararı net idi: Cumhuriyet’in yetiştirdiği en nitelikli gençler sisteme saldırdı!
Cumhuriyet tarihinin en hazin sonucu da nettir: Cumhuriyet’in bin bir emekle ve cefayla yetiştirdiği gençler Cumhuriyet’e tam da yanlış-bilinçlilik (false-consciousness - Karl Marx) yüzünden sorunların kaynağını yanlış yerde gördükleri için sisteme kılıç-çekti. Tam da bu nedenle Tanju Akad’ın sorgulamaya açtığı şeylerin yalnızca olaylar ve vakıalar boyutundan çıkarılarak esastan tartışılması lazım. Ama ilk yapılması gereken de budur: Olayların en somut ve açık halleri, vakıaların nasıl gelişip seyrettiği ve sonrasında ise bu olayların toplumsal hafızaya, kolektif bilince, toplumsal arketiplere nasıl yansıdığını en yalın halleriyle ortaya dökmeliyiz!

Türkiye’de sistemin en vahim tarafı kimi muhaliflerin söyledikleri gibi resmi-tarih değildir! Çünkü muhaliflerin resmi tarih eleştirisine baktığımızda ne görüyoruz? Resmi tarih eleştirisi, bölük pörçük, çelişkilerle dolu ve aynı zamanda kendi ideal duruşunu sık sık kaybeden bir siniklik gösteriyor. Resmi tarihi eleştirmek son derece önemli-kritik ve asal bir şey! Ama resmi tarihin yalanlar üzerine kurulduğunu söylemek saçmadır. Çünkü onlar kolektif bilinçaltına saldırı anlamına gelir! İşin gerçeği bu dili kara çalan söyleme baktığımızda, o muhaliflerin bizzat kendi tarihleri esastan ‘fake-discourse’ (sahte söylem) üretiyor.

Bunlar bizim tarihimizin en acı örnekleri. İşin sanat ve sinema boyutuna geldiğimizde de aynı şeyi görüyoruz! Sinema tarihimizde inanılmaz olanaklarla film üreten insanların ‘olanaksızlıklardan söz etmeleri’ bana tarihimizin kabul edilmesi mümkün olmayan riya örneklerini hatırlatıyor. Çünkü Türkiye Sinema Tarihinde uzmanlaşmış birisi olarak söylüyorum: Türkiye’de sistemin en net özelliği pek çok yönetmene inanılmaz derecede asal mesleki hataları yapmalarına sistemin izin verdiğini gösteriyor, yani olanaksızlıklar içinde çalışmadılar, aksine çok büyük olanaklara sahiptiler.

Eğer Lütfi Ömer Akad’a bakarsanız, Akad olanaksızlıklar içinde çalışmadı, son derece iyi olanaklar içinde çalıştı.

Eğer Metin Erksan’a bakarsanız, olanaksızlıklar değil, tam tersine çok iyi koşullara sahiptiler.

Eğer Halit Refiğ’e bakarsanız, o hak etmediği nice ve keyfi talepleri karşılanarak ‘sinema’ yaptı.

Olanaksızlıklar içinde büyük filmleri kim yaptı? İşte o zaman geliyorsunuz Yılmaz Güney’e, karşınızda tam da yağız bir Anadolu delikanlısı duruyor, o işte bir marabanın oğludur!

Mesela günümüzde Zeki Demirkubuz’un sinema yaparken sahip olduğu olanaklar…

Mesela Nuri Bilge Ceylan’ın film yaparken sahip olduğu olanaklar… Çok net söylüyorum: Avrupa Sinema Tarihinde bu kadar çok olanağa sahip yönetmen bilmiyorum.

Bazıları diyecek ki hadi canım sen de!

İyi de yeğenim olanağının sınırları senin ‘yeteneğin ve birikimin’ kadardır!
Türkiye’deki genç yönetmenleri de biliyorum. Bunlar yaptıkları o kifayetsiz eserleri allayıp pullamak için bunca çaba göstermelerine karşın, esasında ve özünde kayda değer bir şey üretmiyorlar ise, asıl sorun burada!
Shakespeare’siz herifler: bir metanın değeri

1. Bizim o metaya yüklediğimiz manevi ve soyut değerler kadar,

2. O metanın da kendi içinde taşıdığı değerler ile belirlenir.
Sistemin şişirmesiyle eğer metayı allayıp pullamaya çalışırsanız, o meta şişer yani çürür, yoksa büyük manevi değerler taşımaz!

Türkiye’de sinemacılar içinde aktif olarak film yapan insanlara baktığımda, bunların olanaksızlıklardan sürekli bağırarak dem vurmaları, onların riyakârlığıdır! Türkiye’de sinemacıların yaşadığı sorunların büyük bölümü onların yetersizlikleri, yeteneksizlikleri ve hatta onların iyi niyeti kötüye kullanmalarından doğar. Türkiye’de sanat dünyasında şöyle çok tuhaf bir şey var:

RESMİ SÖYLEMİ KİFAYETSİZ MUHTERİSLER ÜRETİYOR, BU SÖYLEMİN ALICILARI DA GELECEĞİN NİTELİKSİZ İNSANLARI!

Bu paradoksun çözülmesi için sistem asalaklarını temizlemeli! Başka türlü olsaydı, dükkân senin derdik! Ama rezalet şurada: Hırsızların dükkân sahipliğine soyunmaları, sanatı yıkıyor!

Kısaca Tanju Akad’ın tartışmaya açtığı şey, tekilden genele çıkarılarak Türkiye’de sistemi deşifre etmek de sistemi eleştirmek de, önce saydamlaşma ile sağlanabilir ve tartışma kamusal alanda en açık haliyle yapılmalıdır.

En Çok Okunan Haberler