Roma, açık şehir*

Türkiye’deki seyahatseverlerin ajandasından hiçbir zaman çıkmayan bir şehir. Sefer sayısının fazlalığı sebebiyle ulaşımın kolaylığı, 2 saatten az bir sürede ulaşılabilmesi, Akdeniz kültürünün bir parçası olmasıyla sıcakkanlı insanları ve elbette kültür-sanat-tarih üçgeninde sayısız esere şahit olabilme imkanı, İtalyan başkentini kısa veya uzun süreli yolculuklarda listenin başların yerleştiriyor.

Tüm dünyadan milyonlarca turisti kendisine çeken şehirlerin bu tür avantajları ile birlikte beraberinde getirdiği bazı sorunlar da var. Herkes tarafından ziyaret edilen noktalardaki bitmek bilmeyen kalabalık, turist tuzağı aktiviteler, performans/fiyat oranı oldukça düşük kafe ve lokantalar. Sizi bu tür tuzaklardan kurtarmak için, birkaç ay önce Amsterdam için yaptığımız gibi, şimdi de Roma için alternatif bir rehber hazırladık. Merak etmeyin, böyle ihtişamlı ve hemen her sokağında tarih yatan bir şehirde bir şeyleri kaçırarak ülkenize dönmeniz asla mümkün değil.


• Kolezyum: Alternatifi olmayan yapılardan, dolayısı ile 2 bin yıllık bu Roma şaheseri, meşhur “görmeden dönmeyin” cümlesini en fazla hak edenlerden. Tabii bu özelliği aynı zamanda onu, her gün ortalama 20 bin kişinin ziyaret ettiği bir merkez haline getiriyor. Buna rağmen kalabalıklardan bir nebze uzak durmanız mümkün. Giriş biletini internet üzerinden almak ve birçok tur şirketinin büyük grupları saat 9-10 sularında Kolezyum’a götürdüğünü göz önüne alarak 08:30’da açılan yapının önüne saat 8 civarında gitmek en iyisi. Bileti internet üzerinden alamıyorsanız, Kolezyum’a 200 metre uzaklıktaki Palatine Hill’den Roma Forumu ve Kolezyum kombine biletini, çok daha kısa süre bekleyerek satın almanız mümkün. Kolezyum’un dışarıdan görünüşünü fotoğraflamak için çok vakit kaybetmemenizi öneririm, zira bu iş karanlık çöktükten sonra yapılmalı, çünkü ihtişamını etrafı turistlerden arınmışken, ışıklandırmış biçimde çok daha iyi anlıyorsunuz.


• Fontana Di Trevi: Meşhur Trevi Çeşmesi’ni görmek zaman zaman bir çileye dönüşebiliyor itiraf edelim. 2008 yılında ziyaret ettiğim çeşmede akşam saatlerinde kalabalık içinde hareket etmek mümkündü, ancak 10 yıl sonra ziyaret ettiğimde çeşmeye bağlanan ara sokaklarda dahi hızlıca yürümek olanaksızdı. Bu çeşme ve 600 metre yakınındaki Pantheon’un oluşturduğu bölge tam bir turist cehennemi. Trevi Çeşmesi’nde mutlaka size özel bir fotoğraf çekmek istiyorsanız günün ilk ışıklarında mekanın yolunu tutmanız lazım. Tavsiyem Trevi ve etrafında birkaç dakika geçirerek Roma’daki diğer çeşmelerin ve meydanların tadını çıkarmanız. Örneğin Pantheon’a birkaç dakika yürüme mesafesindeki Navona Meydanı ve ünlü heykeltraş Gian Lorenzo Bernini’nin yaptığı Fontana dei Quattro Fiumi, akşam saatlerinde Trevi’nin kalabalıklarından tamamen arınmış durumda. Tiber Nehri’ne yaklaştıkça hikayesi ilginç olan bir başka çeşme var, Fontana delle Tartarughe, yeni Kaplumbağa Çeşmesi. Yine Bernini’nin dokunuşları olan bu çeşmenin etrafında ayrıca Roma mimarisinin en güzel örneği olan rengarenk panjurlu evleri görmek mümkün. Kısacası Trevi Çeşmesi’ne takılı kalmayın. Roma bu konuda oldukça cömert.

• Altare della Patria: Vittorio Emanuele II Abidesi, Roma’nın en fazla görüntülenen, ihtişamıyla en fazla büyüleyen yapılarından. Girişin hemen karşısındaki Venezia Meydanı’ndaki yeşil alanda binanın panorama resmini çekmek isteyenler adeta birbiriyle yarışıyor. Binanın tepesine asansörle tırmanıp Roma’yı yüksekten görmek de mümkün, ancak belirtelim bu bina İtalyanlar tarafından pek sevilmiyor. 1925’te bitirilen binanın Roma’nın genel tarihi dokusuyla uyuşmayan rengi ve devasa yapısı ona “Düğün Pastası” lakabını kazandırmış. Şehirdeki en büyük heykel, bu anıtın önündeki, Kral Vittorio Emanuele’nin bindiği at. Açıkçası Altare della Patria iyi hatırlanmayan anıları da barındırıyor. Faşist liderler Mussolini ve Hitler’in merdivenlerde çekilmiş resimleri de yerel halk için kötü hatıralar. Halbuki Altare della Patria’nın etrafı saklı mücevherlerle dolu. Etrafını dolaşıp Campidoglio Meydanı’na ulaştığınızda sizi 2 sürpriz bekliyor. Michelangelo’nun tasarladığı çevre düzenlemesi ve daha da önemlisi meydanın hemen arkasından aşağıya inerek ulaşacağınız Campidoglio Caddesi’nden görüntüleyebileceğiniz Roma Forumu ve Kolezyum. Çok fazla turist tarafından bilinmeyen bu kıyıda köşede kalmış nokta, gözünüzün önüne 1 kilometrelik bir tarihi sergileyip ucuna da Kolezyum’u yerleştiriyor.

• Trastevere: Roma’da saatler ilerledikçe yerel halkın peşine takılıp gideceğiniz yer Trastevere ve özelinde de San Cosimato Meydanı olmalı. Burası Tiber Nehri’nin diğer yakasında, kalabalıkların daha az olduğu bir bölge. Alternatif tasarımlı bar ve kafeler, lokantalar ve publar sizleri bekliyor. Burada Bir and Fud isimli barı ayrıca tavsiye verebilirim. Yan yana dizilmiş 10-15 civarında bar taburesinden oluşan bu ince uzun mekan özellikle saatler ilerledikçe giderek rahatlıyor ve tadım barını sizin huzurunuza sunuyor. Trastevere’de ayrıca Roma’nın ayakta kalan en eski yapılarından Santa Maria Kilisesi de mevcut.

• Meydanlar: Roma meydanların şehri. Dar sokaklarda İtalyan mimarilerine hayranlık duyarken bir anda tarihin fışkırdığı birbirinden değişik karakterdeki meydanlara ulaşmak mümkün. Bu “piazza”ların 2 tanesi benim favorim. Birisi Roma’nın işçi sınıfının zamanında mesken tuttuğu evlerin bulunduğu Piazza di Saint’ Ignazio. Sırtınızı Saint’ Ignazio Kilisesi’ne verip, kilise merdivenlerinden meydana baktığınızda kendinizi bir tiyatro sahnesinde, apartman pencelerinden bakan seyircilere performans veriyor gibi hissedebilirsiniz. Elbette kiliseye girip Andrea Pozzo’nun tasarladığı tarifsiz güzellikteki kubbeyi de görmeyi ihmal etmeyin. İkincisi ise Piazza San Luigi dei Francesi. Piazza Navona’dan sadece 400 metre uzakta ve bana göre gelmiş geçmiş en büyük ressam olan Caravaggio’nun 3 önemli eserini içinde bulunduran San Luigi dei Francesi Kilisesi’ne de ev sahipliği yapıyor. Roma kendinizi meydanları arasındaki sokaklarda kaybedeceğiniz bir şehir. Şahsi favorilerinizi bulmanızı ve orada biraz vakit geçirmenizi öneririm.

Tarihi eserler: Tavanında Michelangelo’nun ölümsüz eseri Adem’in Yaratılışı’nın bulunduğu Sistina Şapeli, yine sanatçının heykeli Pieta’nın bulunduğu Aziz Peter Basilikası, Borghese Villası Pantheon, Sant’Angelo Kalesi, İspanyol Merdivenleri, Piazza del Popolo, yukarıda saydığımız diğer anıtlar ve saymadığımız onlarcası....Roma’yı ziyaret ediyorsanız ve minimum 1 hafta ayırmadıysanız bu eserlerin tümünü birinden diğerine koşturarak görmenin hiçbir anlamı yok. Örneğin Borghese Villası’nda Bernini’nin insanı hipnotize edecek güzellikteki heykellerin ayrıntılarını incelemeyecekseniz sadece görmek için ziyaretlerinizi planlamamanızı öneriyorum. Roma’nın tarihi eserleri zaman ayırmayı ve dikkati hak ediyor. Sadece 5 saniye fotoğraf veya selfie çekip yolunuza devam edebileceğiniz basitlikte eserler değiller (hoş hiçbir tarihi eser değil). O yüzden bu güzel şehri 1 kerede gezemeyeceğinizi kabul edip ona göre seçim yapmanızı öneririm.

Damak tadı: Spagetti, pizza, tiramisu, dondurma ve bol karbonhidrat ya da şeker içeren hamur işleri. Roma’daki yemekler aynı ölçüde damak tadına hitap ediyor, ancak sağlığınızın çok yakın dostu değil. Tabii ki kalite ve fiyatlar da geniş bir yelpazede size sunuluyor. 3-4 euroya da 35 euroya da pizza yemek mümkün. Ben Roma’nın, ünü kalitesini çoktan aşmış dondurmacılarını (gelateria), pizza ve makarnacılarında aradığımı bulamadığımı söyleyebilirim. Pizzarium Bonci veya Pastificio Guerra’da olduğu gibi. Tavsiye edeceğim 2 mekan var. Birisi Guerra’nın 200 metre aşağısındaki Grano frutta e farina, diğeri de Campo de Fiori’deki orta bütçelere uygun Ditirambo. Aynen tarihi eserlerde olduğu gibi burada da Roma’daki favorinizi bulmak aslında size düşüyor. Turist kalabalıklarının ve internet efsanelerinin peşine düşmemeniz yeterli.

*Başlıktaki ifade Roberto Rossellini’nin 1945 yapımı efsane filmi “Roma, Città Aperta”dan geliyor.

En Çok Okunan Haberler