Sahici hayal

Yeni bir balıkçılar kahvesi keşfettim. Salaş mı salaş, sevimli mi sevimli... Tesadüfen, bir yerden bir yere koştururken gördüm. Yağmur yağıyordu ve hava çok soğuktu. Hem çok özlemiştim balıkçı muhabbetini, sıkılmıştım entelektüellerden ve onların şişmiş egolarından. Maç izliyordu balıkçılar. Ben de bir köşeye yerleştim. Maçtan sonra başladı gırla muhabbet. Laf oraya nasıl geldi hatırlamıyorum, balıkçılardan birisi “Cumhurbaşkanının istifa etme hakkı var, vatandaşın neden istifa hakkı yok?” gibi bir şey söyledi. Geyiğine söylemişti bu sözü belki ama, aklıma o an Blanchot’nun “Yüceler Yücesi” adlı romanındaki “hizmet ettikleri şeylere ihanet eden memurlardan” bahsettiği bölüm geldi. Sen yasaya bağlısındır ama yasa seni terk etmiştir. Yani başından beri terk etmiştir aslında yasa. Bloch, “İzler”de yazmıştı, yasanın zengin olmaktan başka bir şeyleri olmayanların, nedeni oldukları sefaletten fayda sağlamalarını, hatta sefalet yaşayanların dualarını almalarını sağlayan bir şey olduğunu. Yoksulluk kendi başına isyankâr değildir. Tutunabilecekleri hiçbir dala sahip değildir çünkü yoksullar ve “üst tabakanın sınırsız aşağılamaları da fakir olmaktan başka bir şeyi olmayanların hücrelerine nüfuz eder, hizada tutar onları” der Bloch. Açlık mı? Bloch’a göre açlık, olsa olsa sadece yağmaya yol açar ve doyduğu hızla da sakinleşir. Yasa, yoksulluğun kolay hizaya giren bu özelliğinden alır gücünü. İnsanları güç arayışına iten şey, iktidarın ve yasanın onları zorladığı güçsüzlük değil mi? Sistem, bu kısırdöngünün kendisidir.

Kahvede balıkçıları izlerken, aslında hepimizin bir hayalin içinde yaşadığımızı düşündüm. Pascal’ın bir sözüydü: “Hayali bir hayat yaşar ve bu amaca uygun görüntüler yaratırız. Yine de güzelliğin peşinde koşarken ve bu imgesel varlığı korurken sahici olan her şeyi savsaklarız.” Kendimi bildim bileli bir hayalin, daha doğrusu hayallerin içinde yaşadığımı düşündüğüm için, saçma bir biçimde Pascal’a içerlemiştim. Ama sonra “sahici hayaller” ve “sahte hayaller” diye bir ayrım yapmış ve hayallerimin “sahici” olduğunu düşünüp teselli etmiştim kendimi. Hayalsiz nasıl yaşayabiliriz ki, rüya görmemizden belli değil mi “hayali” varlıklar olduğumuz. Sonra şiir diye bir şey varsa, bazen niye çiçek ya da ağaç diye bir şey var diye şaşırdığım da olur, hep bunlar hayatın hayali olduğuna dair ispatlarıymış gibi gelir bana. Bu yüzden bir türlü “tam umutsuz” olamam, insan denilen varlığın sürprizlerle dolu olduğuna inandığım için. Ama “sahte hayaller”in, bir zehir gibi insanları allak bullak ederek sürprizlerin büyümesini engellediği de bir gerçek. Sitüasyonistler, çok önceden bu tehlikeden haberdar etmişlerdi insanlığı. Gündelik hayatın sırtından geçinen gösterinin, mutsuz âşıklar gibi aslında sistemin neden olduğu konuları televizyon dizilerinde, filmlerde, reklamlarda pazarlanacak sahte hayallere dönüştürerek üzerimize boca ettiğini. Vaneigem, “Gülümseyen eşler, sakat çocuklar, kendi kendini yetiştiren dâhiler gibi kolajlara bakarak sonunda kendi modellerini”, yani sahte hayallerini yaratmak zorunda kalan insanların çaresizliğini anlatıyordu “Gençler İçin Hayat Bilgisi” kitabında. Ve şöyle devam ediyordu Vaneigem, bu sahte hayallerin araçlarını tanıtırken: “Müzik kulağı olmayan şarkıcılar, yeteneksiz ressamlar, zoraki şairler ve dünya kadar renksiz yıldız, medyanın ışıkları altından periyodik olarak geçmek üzere ortaya çıkar. Onların hiyerarşi içindeki yerlerini belirleyen şey, bu işin düzenli bir biçimde üstesinden gelmeleridir.”

Kahvehane kapanırken çıktım dışarı, benim için nefes almak gibi olmuştu balıkçı sohbeti. Ama dışarısı soğuktu, havalar bir türlü ısınmamıştı. Sokağımızın köpeği Bayan Boni için istiyordum en çok havaların ısınmasını, çok yaşlanmıştı ve uyuyacak sıcak bir yer bulmakta zorlanıyordu. Eve götürmek istesem de, çok inatçıydı, zorlamaya gelmez, ısırırdı. Bayan Boni’nin yanından ayrılırken bir şeyin beni takip ettiğini gördüm. Daha doğrusu, hissettim. Sonradan anladım ne olduğunu. Siz hiç tüylerinin rengini canı istediği zaman değiştiren kedi gördünüz mü? Önünde durduğu duvarın rengine ya da üstünde uyuduğu çarşafın desenlerine dönüşebilen görünmez bir kedi. Kim bilir, belki konuşuyordur da... İnsanlar televizyon ekranlarından ya da akıllı telefonlarından gözlerini ayırmadığı için, görünmezliği daha da kolaylaşmış olmalıydı. Didem Madak’ın şiirlerinden birinde dediği gibi, hep bir mucizenin alt katında yaşıyoruz aslında... Sahici hayaller lazım, mucizeler için...

En Çok Okunan Haberler