Sahte dostlar -III-

Demokrat aydın kesimle sosyalist sol arasında son dönemde giderek keskinleşen ve BirGün’cülere karşı ergenekonculuk türünden akıl almaz suçlamalar yöneltilmesine yol açan ayrılmaların bir nedeni kuşkusuz 12 Eylül terörünün yarattığı bir sonuçtur. 12 Eylül"ün sonuçlarından biri yarattığı büyük düşünce terörüyle, halkın direncini, sola olan güveniyle birlikte yok etmiş olmasıdır. O dönemde yaşanan büyük faşist baskı dalgası Türkiye solunun insan hakları ve demokrasi temelindeki bir savunma çizgisine çekilmesine neden oldu. Bu sayede ikisi de birbirini tamamlayan sağ muhafazakar ve neo liberal fikirler, adeta çağımızın bir hastalığı gibi Türkiye’nin düşünce hayatında büyük bir güç kazanma imkanı buldu. Ancak bu süreçte kuşkusuz asıl belirleyici rolü, küreselleşmeye bağlı olarak dünya çapında esen fikir akımlarının etkisi oynamıştır.

Bugünkü yazımda izninizle son dönemde bize yöneltilen ve ergenekonculuğa ırkçılığa kadar varan suçlamalara ilişkin konulardaki (Saruhan Oluç’un dünkü yazısında sözünü ettiği siyasi anlayışlara dair) Birgün gazetesindeki geçmiş yazılarımda yer alan bazı bölümleri aktarmak istiyorum.  

“Ulus devletleri ortadan kaldırdığı için küreselleşmeyi olumlayan… görüşlere karşı, kendisini solda kabul eden, ancak ulusal devleti savunulması gereken bir mevzi olarak gören düşünceler de var.

Bu kesimlerin içine düştüğü temel hata, küresel sermayenin kendi çıkarları ve  yeni yönelimleri doğrultusunda gündeme getirdiği ulusal devleti değişime zorlayan her şeye karşı çıkarlarken, eski yeni sömürge devlet yapısıyla birlikte onun bütün anti- demokratik, baskıcı ve çürümüş yönlerini de savunma çizgisine düşmeleridir. Statükonun korunması çizgisi, kaçınılmaz olarak eski düzenin egemenleriyle, her türlü milliyetçi gerici çevreyle yan yana düşme noktasına savrulmayı da beraberinde getirmektedir.

Muhafazakar devrimcilerin temel argümanı anti emperyalizmdir. Emperyalizmin ulusal-devletimizi parçalayarak ortadan kaldırmak istediği ileri sürülmekte, buna karşı Erbakan"ın milli görüş çizgisinden MHP"ye kadar uzanan "Milliyetçi Cephe" oluşumunun savunulması mümkün olabilmektedir.

Burada gözden kaçırdıkları husus emperyalizmin, en az yarım yüz yıldır, dışsal değil, içsel bir olgu haline gelmiş olmasıdır. Emperyalizm eski sömürgeciliğin tasfiyesinden bu yana sömürüsünü görünüşte bağımsız kıldığı devletlerin askeri, siyasi, ekonomik ve kültürel bütün katmanlarına nüfuz ettiği bir sistem içinde sürdürmektedir. Bu yüzden sözde emperyalist küreselleşmeye ulus devlet yapılarını savunarak karşı çıkanlar, bu (sözde ulusal!) devlet yapısının bütün katmanlarına derinliğine nüfuz etmiş olan emperyalizmi de savunduklarının farkında değilller. 

Küreselleşmeye karşı mücadele, bugün küreselleşme süreciyle uyumlu bir yapıya dönüştürülmekte olan ulus devlet düzlemindeki bir iktidar mücadelesi dolayımından geçmek zorundadır. Ulus devletlerin ortadan kalktığı veya ortadan kalkmakta olduğu varsayımıyla bu mücadeleyi red veya ihmal edenlerin temel yanılgısı budur. Soyut bir emperyalizm karşıtlığı arkasında ulus devleti koruma çizgisini savunanlar, görünüşteki karşıtlıklarına rağmen bu mücadele açısından aynı sapma noktasında buluşuyor.

Emperyalist kapitalist sistemin bütününe karşı çıkmadan, ulus devletlerin kapitalizmin yeni ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirilmesinin önlenmesi ne kadar olanaksızsa, böyle bir muhafazakarlığa devrimci bir kılıf uydurmak da o kadar olanaksızdır. Kısaca ve özetle, muhafazakarlığın devrimciliği falan olmaz. Ülkede etkin bir sol hareketin gelişememesinde, solda bu iki uca doğru, yani bir yanı milliyetçiliğe, diğer yanı küreselleşmeciliğe ve liberalizme savrulmalar önemli bir rol oynuyor.”

(Devrimci Muhafazakarlık yazısından)

“Son 15-20 yıldır Dünya"daki ve Türkiye’deki hemen bütün önemli gelişmeler küreselleşme başlığı altında tanımlanan bir süreç tarafından belirleniyor. Esas olarak emperyalist ülkelerin -giderek uluslararası bir nitelik kazanmış olan- finans sermayesinin rasyonelleri doğrultusunda gelişen bu süreç Dünya ve ülke siyasetlerinde meydana gelen değişmelere, savaşlara, ortaya çıkan yeni tartışma konularına kaynaklık ediyor, yön veriyor; kısaca dünyanın yeni trendlerini belirliyor.

Bu yüzden, 12 Eylül’den bu yana Türkiye’de yaşanan siyasal ve toplumsal gelişmeleri, yüz yıllık partilerin dağılışını, sürecin özel bir fenomeni olarak ortaya çıkan Özal’ı, AKP iktidarını, soldan ve politikadan kaçış trendlerini, AB, Kürt meselesi, azınlıklar sorunu gibi gündemimizi dolduran öteki meseleleri, bu temel olgudan bağımsız olarak kavramak ve bu konularda doğru bir tutum belirlemek mümkün değil.

Tartışmalarımızda ortaya çıkan farklılıkların kaynağı da büyük ölçüde burada… Küreselleşmeyi dünyada sınırların ortadan kalktığı güzel bir geleceğe gidiş olarak olumlayan bir anlayışla değerlendiriyorsanız, her şeyi o gözle görüyorsunuz. Bazen de, herhangi bir konuyu bütünle bağlantısı içinde değil, tek başına ele almaktan kaynaklanan farklılıklar ortaya çıkıyor.

Şu azınlıklar meselesini ele alalım. Dini inanışlarından dolayı -çünkü inançsızlık da bir inanıştır- bütün yaşamı boyunca baskı altında kalan, ayrımcılığa uğrayan bir sosyalist için, insanların sırf farklı dinsel inançları veya etnik kökenleri dolayısıyla haksızlığa uğramasına karşı çıkması, insanların hiçbir baskı ve kısıtlama olmadan eşit ve özgür bir hayat yaşama hakkını savunmasından doğal bir şey olamaz. Ancak, bu süreçte, bu temel duruş noktasını kaybetmeden, konunun dünyadaki hakim  küreselleşme trendleriyle bağlantısı da görmezden gelinmemeli. O zaman bu tür konularda (bir tatlı su kefali durumuna düşmeden) gerçekten doğru bir duruş belirleyebilmek için, konuları dünyanın hakim süreçleriyle bütünselliği içinde gören bir yaklaşım gerekiyor…

Dünya"da esen rüzgarlar kitleleri sermayenin dünya siyasetleri doğrultusunda, alt kimliklere dayalı kümelenmelere yönlendiriyor. Kitlelerin etnik, dinsel veya ulusal, kültürel kimliklere dayalı kümelenmeler etrafında yoğunlaşması gerçek toplumsal farklılıkları örterken insanların kendi (sınıfsal) gerçekliğine yabancılaşmasını bir kat daha derinleştiren bir işlev yükleniyor. (Çünkü o açıdan bakıldığında artık, örneğin H. Kocadağ da “bizden” oluyor, bir Kürt toprak ağası da...)

Bu trend aynı zamanda solun alanını daraltan büyük bir soldan ve politikadan kaçış süreci olarak işliyor ve böyle bir dünyada sol, kaçınılmaz olarak, toplumsal karşılıktan yoksun ve zayıf kalıyor.”

“Postmodernizmin, kapitalizmin aydınlanma çağının akıl ve bilim kavramlarının yerine mistisizmi geri getirmesi, bilim ve aklın yol göstericiliğine karşı, mistisizmi teşvik eden politikalar öne çıkarması, her türlü etnik-dinsel-mezhepsel kimlik tanımlamalarına dayanan politikaları desteklemesi, küreselleşmenin yolunu açan ideolojik dayanakların üretilmesinde kullanılıyor. Bu şekilde modern çağlara has sınıfsal-sosyal farklılıklara dayalı örgütlenmeler ve bölünmeler, dinsel, mezhepsel, cemaatsel ayrımlara dayalı örgütlenmelerle ikame edildi. Türkiye"de AKP iktidarıyla taçlandırılan sağ ideolojinin hakimiyetinin yolu buradan geçti.

"Türkiye"yi bölecekler" diye arkaik düşüncelere, muhafazakarlığa, milliyetçiliğe, ulusçuluğa saplanmanın çıkar yol olmadığı ne kadar açıksa, demokratikleşme, insan hakları ve azınlık haklarına dair elbette özgürlükçü ve eşitlikçi tavrımızı, küreselleşmenin etnik, dinsel, mezhepsel farklılıklar üzerine kurulmuş politikalarına takılıp kalmadan savunabilmenin önemi de bir o kadar açık.

Kısaca, var olan gerici yapılanma karşısında ve sermayenin küresel egemenlik politikalarına dayalı çözümler dışında, Alevi, Süryani, Ermeni... tüm yurttaşların haklarından yana, başka bir dünyaya dair ve başka bir Türkiye"ye dair ne diyorsanız, artık onu söylemelisiniz. Gerçek çözüm yolu orada çünkü. (21:29 03 Kasım 2004 tarihli soldan kaçış başlıklı yazıdan)

Kuşkusuz bu yazılarda ifade edilen fikirler de eleştirilebilir ve yanlış bulunabilir. Ancak hiç kimse bize hayatımız boyunca ve hayatımız pahasına mücadele ettiğimiz fikirlerimiz dışındaki saçmalıkları bize mal ederek üstümüze çamur atmaya kalkmamalıdır.

( Devam edecek…)

En Çok Okunan Haberler