"Sait Faik, sokağın adamı, ta kendisi"

MELTEM YILMAZ

Yazar Özlem Esmergül, büyük yazar Sait Faik Abasıyanık’ın aşkları, dostları, yazma tutkusu ve en çok da yalnızlığını konu aldığı “Yalnız Hatta Yapayalnız” adlı biyografik romanıyla raflarda. Akıcı üslubu ve sürükleyici kurgusuyla 1940’lı yılların sıkıyönetim atmosferini yaşamanıza neden olacak romanı, Özlem Esmergül ile konuştuk.

  • Neden Sait Faik Abasıyanık’ı bir roman kahramanı olarak seçtiniz?

Çünkü fazlasıyla romanesk bir adam… Üstelik Medar-ı Maişet Motoru ve Kayıp Aranıyor dışında hiç roman yazmamış ki yazdıkları da edebiyat camiasında eksik, yetersiz ve verimsiz bulunmuş. Yaşamını bir küçük öykücü olarak sürdürmüş, Peyami Safa’nın deyişiyle “öldürücü bir bohemyaya sürüklenerek” yazmak tutkusunun bedelini göze almış, yaşarken hayli beceriksiz olduğunu düşünmüş bir öykü dehası o.

Sait Faik Abasıyanık çok özel bir adam… Arkadaş olması da, sevgili olması da, evlat olması da öyle kolay kabul edilebilir gibi değil… Ne annesi Makbule hanımın hayalindeki subay kıyafetli, gelir düzeyi yüksek, düzenli aile yaşamı kurabilmiş bir evlattı, ne güven veren, güçlü bir sevgiliydi, ne uzlaşılabilir sakin bir arkadaştı… Meyhanelerde ya da birahanelerde tanıştığı Rum kızlarına toy delikanlılar gibi deli divane aşık olmuş, cebinde asabiyeden alınmış raporu sayesinde askerlik bile yapmamış, hayatı boyunca düzenli bir işte dikiş tutturamamış, çoğunlukla parasız, aşksız ve yapayalnız yaşamış bir adalı…

Buna rağmen sadık kalabildiği ve istikrar gösterebildiği tek hüneri yazmak… Küçük insan öyküleri yazmak… Başında haki renkli fötrü, üzerinde buruşuk bir pardösü, cebinde bir sarı defterle gündüz Cağaloğlu’nda akşam Beyoğlu’nda ömür geçirmiş daima yazmış bir öykücü… Yazıya olan tutkusu, bu uğurda göze aldığı dipsiz yalnızlığı pek çok romana, pek çok sinema filmine konu olabilecek kadar derin ve anlamlı…

  • Sait Faik Abasıyanık’ın öyküleri yazıldığı dönemde öyle hemen ilgi görmemişti değil mi, hatta eleştirildiğini de biliyorum.

Tabi ki… 1940’lı yıllar memleket açısından pek de parlak yıllar değildi yazık ki. Türkiye savaş yorgunu o dönemde. Ayrıca Avrupa Hitler’le birlikte kana bulanıyor. II. Dünya harbi yılları… Türkiye savaşa girmemiş olsa da yarın ne olacağı hiç belli değil. Milli Şef İsmet İnönü, Türkiye’yi savaşa sokmamak için bin türlü stratejik siyasi hamleler yapıyor. Yoksulluk ülkenin kaderi olmuş gibi. Zaman zaman salgın hastalıklar baş gösteriyor. Doktor yok, ilaç yok. Anadolu’dan gelenlerin sari hastalık taşıdığı tahmin ediliyor. Ekmek karneyle satılıyor, çay, kahve bulmak neredeyse lüks… Aydınlar ve yazarlar üzerlerine düşen siyasi sorumluluğu göğüslüyorlar ve ellerini taşın altına sokuyorlar. Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Abidin Dino gibi solcu yazarlar, çizerler, aydınlar ya sürgün ya mahpus… Siyasi şube adam almıyor. Girenin içeriden çıkama umudunun pek de olmadığı karanlık yıllar. İhbarcılık, selam vermek kadar kolay. Önüne gelen ihbar mektubu bırakabiliyor karakola. Komşusunun gürültüsünden rahatsız olanlar “siyasidir” diyerek bir ihbar mektubu yazdığında karakola çekilmek an meselesi. Özellikle de karakolda kaybolmak korkusu çok büyük. Mahkemeye çıkmak işin daha makul ve iyi taraf. Gözaltında kaybolup gitmek riski çok yüksek… Her yazara bir sivil polis düşüyor. Siviller birer gölge olmuş yazar, çizer, aydın, solcu avlıyor. Cenazelerde bile ahaliden çok polis var.

Şimdi böyle bir dönemde, bir adamın çıkıp da adalardan, balıkçılardan, hamallardan, kestanecilerden, martılardan, vapurlardan bahsetmesini çok da değerli bulmuyor edebiyat camiası. Toplumcu gerçekçi yazarlar ve şairler büyük itibar görürken Sait Faik’in bireyci öykülerini çok zaman acımasız bir dille eleştiriyorlar tabi. Oysa toplumu oluşturan da bireyler değil mi? Bu açıdan bakarsak Sait’in toplumcu olmadığını söyleyebilir miyiz? Buna rağmen insan hikayeleri yazan bu adam defalarca askeri mahkemelerde yargılandı. Medar-ı Maişet Motoru adlı romanı çıktığı gibi toplatıldı. Düşünebiliyor musunuz? Hepi topu sadece 99 adet satmış.


Yazar Özlem Esmergül

  • Sait Faik’in yaşamında sizi en çok etkileyen olay ne oldu? Yazarken de üzerinizde iz bırakan bir anı var mı?

Sait Faik, İstanbul’u avucunun içi gibi biliyor. Şehri kendi doğurmuş gibi adeta. Tanımadığı insan yok… Arka sokaklardaki meczuplardan, balıkçılara, meyhane garsonlarından edebiyatçılara, şairlere, çizerlere, oyunculara kadar herkesi tanıyor ve herkesle selamlaşıyor olmasına rağmen yapayalnız bir adam olarak yaşıyor olması müthiş etkileyiciydi. Dünyayı içine sığdırmış bir adamın kendini dünyaya sığdıramaması, günden güne ıssızlaşarak içine kapanması beni çok sarsmıştı. Ne kadar hırçın, kavgacı, ağzı bozuk, patavatsız görünse de bir o kadar hassas, kırılgan ve zayıf… Fransa’da eğitim almış, soylu bir ailenin, entelektüel oğlu aslında ama bir o kadar da sokağa ait… Öykülerindeki dehanın sırrı da bu sanırım. Öylesine sokağa ait bir adam ki, öykünün bir ilhamla içine ışınlanmasını beklemek yerine, öykünün havasını koklamak, tadını almak niyetiyle sabahtan akşama kadar uzun yollar yürümesi, insan manzaraları izlemesi, yeteneğini besleyen nüveler olmuş.

  • Sizce günümüzde öykü kitapları neden romanlar kadar ilgi görmüyor?

Çünkü roman yazmak öykü yazmaktan daha kolay… Öykü kısa olduğu için çoklukla yazar adaylarının tercih ettiği bir yazım türü ama büyük risk… Öykücülük muazzam şekilde bilgi, gözlem, anlatım, sahicilik ve zeka ister. İçinde insan nüvesini kaybeden öyküler de, romanlar da gerçekliğini ve ikna ediciliğini yitirir. Kurgu yeterince yapay bir şey zaten… Karakterler de yapaylaştığında, özellikle de insan nüvesinden uzaklaştığında sıcaklığını, sahiciliğini kaybeder.

Bundan sonra yine biyografik bir roman mı yazacaksınız?

Hayır… Biyografik roman yazmak için sadece iyi araştırmalar yapmak yetmez, yazdığınız karakterle içselleşebilmeniz de gerekir. Bunu Sait dışında başka biriyle yaşayabileceğimi sanmıyorum. Bundan sonra bir tarihi roman yazmayı tasarlıyorum. Bu kez gözümü 1971 yılına çevirdim. Şimdi o döneme fazlasıyla yoğunlaşıyorum. Araştırmalarıma başladım. Yakın tarih olması sayesinde röportajlar yapma imkanı da bulabileceğim.

  • Roman yazmanın en keyifli kısmı da araştırma süreci değil mi?

Kesinlikle… Yazmak için sorumluluk alma kısmı. Bastırdıktan sonra okuru ikna etme kısmı ise bir yazar için en baş edilemez, en güç tarafı… Sait Faik Abasıyanık’ı da yazarken iki buçuk yılımı onunla geçirdim. Bir yıl boyunca sadece okumalar yaptım. Kitap bittiğinde Sait’i terk etmek hiç kolay olmadı benim için. Sevgiliden ayrılmak gibiydi. Büyük bir boşluğa düştüm. Çok yalnız kaldığımı hissettim. Sait benim için bir tarih değil çünkü… Yaşayan kanlı canlı bir adam… Hala Burgazada’da oturuyor, hala Beyoğlu’nda yürüyor, cebinde kabak çekirdekleri taşıyor, hala sarı bir defter tutuyor ve Hristo Tepesi’nde oturup öykü yazıyor. Köpeği Arap’la Kaşık Adası’nı izliyor.

  • Biyografik roman yazmak işini çok da hafife almamak gerekiyor sanırım.

Hiç hafife almamak gerekiyor bence. Biyografisini yazacağınız kişi hakkında üç beş kitap okuyup biraz da dönemin panoramasını çıkarıp masa başına oturarak roman yazamazsınız.

En Çok Okunan Haberler