Seçeneksiz seçenek

Bütün anketlerde en güvenilir kurum ordu çıkardı hep. Yani silahlı bir otoriteye biat etme kültürü çok eskiydi bu topraklarda. Sonra Gezi oldu, halk kendiliğinden sokağa çıktı, otoriteyi tanımayan bu insanların iktidar olmak gibi bir amaçları yoktu, şiddet karşıtı ve doğrudan bir demokrasi deneyimini yaşadılar, yaşattılar. Etkisi de sanılandan güçlü oldu, iktidarı parçalara ayırdı, başka türlü bir siyasetin imkânları keşfedildi, siyaset mekanizmalarının gerçekte siyasete düşman, modası geçmiş, arızalı ve işlevsiz olduğu ortaya çıktı. Sonrasında devlet kendisini yeniden konumlandırmak için birbiri ardına hamleler yaparak seçim sonuçlarıyla Gezi’yi bir hayal kırıklığına dönüştürmeye çalıştı. Ortam da müsaitti, insanları sokaklardan uzak tutacak intihar bombacıları birbiri ardına katliamlar yapıyor, ülkeyi iç savaşa doğru sürükleyen politikalar devreye sokuluyordu. Aslında geçmişteki darbe dönemlerine bakılınca, darbe için gerekçe bolluğundan geçilmiyordu ortalık. Aynı koşullar 70’lerde, 80’lerde olsaydı, darbecileri kurtarıcılar olarak karşılardı halk, ama öyle olmadı, iyi ki olmadı. Sonrasında korkunç şeyler, linçler, işkenceler yaşansa da. Hatta “demokrasi bayramı” adıyla yapılan kutlamaların ardından, Gezi Parkı’na kışla yapmak ya da idamı geri getirmek gibi, demokrasinin tam tersi vaatler gündeme getirilse de…

“Kamplaşma kafası”yla, tankların önüne çıkan herkesi kana susamış canilermiş gibi etiketlemek, yapılacak en büyük yanlış olur. Eğer öyleyse, bütün o insanlar gerçekten kafa kesmek için sokağa çıkmışlarsa, zaten söylenecek söz kalmamıştır, bitmiştir bu ülke. Yapılması gereken, iktidarın dayattığı kamplaşmayı kıracak politikalar üreterek, herkesin ötekini tehlike olarak gördüğü bu korku atmosferini dağıtıp “ortak dünya”nın inşası için çabalamak. Böyle bir “ortak dünya”nın kurulabileceğine, farklı kimlik ve inançlara sahip insanların birbirlerinden nefret etmeden yaşayabileceğine inanmak ve bunun için mücadele etmek dışında başka bir seçenek yok.

Belki yanılıyorumdur, belki de her şey çoktan bitmiştir. Ama benim okuduklarımdan öğrendiğim, umudu diri tutacak her şeye son âna kadar sarılmak. Öbür türlüsü, sadece yıkım olacaktır, nefretle zehirlenmiş bir hayattan daha korkunç bir şey yok. Vaneigem, kıskançlık, kin ve umutsuzluğun kemirdiği, ezilmesi için tasarlanmış olan bir dünyaya karşı bu duyguları bir silah olarak kullanmaya çalışan “küskün insan”dan daha tehlikeli bir şey yoktur der. Bütün mesele, iktidarların dayattığı bu perspektifin tersine çevrilip çevrilemeyeceği, insanlar dahil bütün canlıları birbirine bağlayan o görünmez ve gizemli bağın hissedilip hissedilemeyeceği… Sanat bunun için var, bir müziğin melodisi ya da bir şiirin dizeleri, tam da o gizemli bağ sayesinde hayat bulur.

Hayatın kanını kaynatacak fikirler olmadığı sürece, insanların içlerindeki büyüyen boşluğu doldurmak için birbiriyle yarışan dini cemaatlerin, totalitarizmin, kapitalizmin tuzakları yerli yerinde durmaya devam edecek. Bugün yaşadığımız en büyük sorun, başka şeylerle ilişkilendirilemeyen, kendi kendine yeten gerçeklerin, hakikati bir sözcük oyununa dönüştürmesi. Ranciére, “Cahil Hoca” kitabında, “Kendi yörüngesinde olmayan kimsenin hakikatle ilişkisi yoktur” diye yazmıştı.

Kracauer’in “Kitle Süsü”ndeki, günümüz insanı, gündelik hayatın telaşı içinde kendi varlığını unuttuğu için, anlam yoksunluğundan kaynaklı metafizik bir acı eşliğinde yaşıyor tespiti, çıkmıyor aklımdan hiç. O metafizik acının sistem tarafından sömürülmesinin sonuna gelindiğine, geçici çözümlerin, kullan at yaşam felsefelerinin bir işe yaramadığına dair o kadar çok kanıt var ki... Kapitalizm, ekonomik ilişkilerin aşırılığına sıkıştırdığı toplumları un ufak ederken, bireyleri birbirinden yalıtmayı bir çare olarak görmüştü. Yaşayan değil, yaşamı seyreden varlıklar olmamız için çaba gösteriliyordu hep. Ama dünya, artık bildiğimiz dünya değil. Değişmezse yok olacağı bir sınıra geldi. Şikâyet etmeyi bırakıp ya birlikte çareler arayacağız, ya da Duras’ın dediği gibi, korkudan yapılma boş kafalı adamların neden olduğu bütün bu acı dolu maskaralıklarla yaşamaya devam edeceğiz.

“Talihsizlik karşısında paçamızı kurtarmak için mi yaşıyoruz, yoksa başka değerlerle birlikte yeni bir yaşam tarzı için mi?” diye soruyordu, Arjantin’de yoksul çocuklar için mücadele edip okul kuran bir kadın öğretmen, “Direnmek Yaratmaktır” adlı kitapta. Bu soruya verilecek yanıttaki umut ve umutsuzluk, insanlığın önünde seçeneksiz bir seçenek olarak duruyor.

En Çok Okunan Haberler