Seçim Manifestosu: İmkânsızlıklar İtirafnamesi

Serdal Bahçe

AKP’nin seçim manifestosu, 6 Mayıs günü görünüşte debdebeli olmasına rağmen heyecansız bir kitle önünde bir törenle açıklandı. Önce Cumhurbaşkanı, sonra da Başbakan saatlerce konuştular ve bu konuşmalar malum medya tarafından naklen verildi. Gazeteden bu manifesto hakkında bir şeyler yazmam rica edildiğinde manifesto adı verilen konuşmalar bütününü okumak zorunda kaldım. İşimin zor olduğunu analdım çünkü “manifesto” içsel tutarlılığı olmayan, bir dediği diğeriyle çelişen ilginç bir beyanlar bütünüydü. Bu türden bir beyanatı eleştirmek oldukça zor iştir. Açıklayan iktidardaki parti olmasa “eeeh” deyip geçivermek vardı ancak bu tutarlılığı ve ciddiyeti olmayan manifestoyu ciddiye almak zorundayız.

Manifesto, “eski tas eski hamam” dedirtmekte
Öncelikle esasa ve görünüşe ilişkin bir uygunsuzluk ile başlayalım. “Manifesto” bir partinin seçimlere yönelik vaatlerinin seçim öncesinde açıklanması sürecinde tercih edilen dikkat çekme amacına yönelik bir tanımlamadır; ancak genellikle bu tercihi muhalefette olan partiler yapmaktadır. Manifesto özellikle muhalefette olanlar açısından “böyle gelmiş ama böyle gitmeyecek” beyanının bir adıdır. Görünüşte uygunsuzluk manifestoyu ilan eden siyasi irade ile ilgilidir. Herkes söyledi biz de söyleyelim, unutmuş olabilirler. 16 yıldır iktidarda olan, iktidarı merkezileştiren ve tekilleştiren, bu süreçte ekonomi yönetimini bile siyasi silaha dönüştüren ve giderek pervasızlaşan ve kontrolsüzleşen bir siyasi partinin bir manifesto açıklaması akıllara zarar bir tercihtir. Genellikle aklı başında iktidarlar kendilerince kurdukları “iyinin” ve “güzelin” güzellemesini tercih ederler. Anlaşılan AKP de kurduğundan pek memnun değildir. Esasa ilişkin uygunsuzluk ise yine manifestoların doğasından kaynaklanmaktadır: Manifestolar yeni hedefler tanımlarlar. Bu hedeflerin kendileri çoğunlukla varolanın aşılmasına ve yeni olanın tanımlanmasına yöneliktir. Yeni olan bir nebze eskinin reddidir. Yeniyi kurmaya yönelik hedeflere yönelik araçların tanımlanması da yeninin tanımlanmasını takip etmek zorundadır. AKP’nin seçim manifestosu bu anlamda ise esasa uygunsuzluk göstermektedir. Binlerce teknik terimle bu uygunsuzluk anlatılabilir ancak netice itibariyle AKist manifesto “eski tas eski hamam” dedirtmektedir. Peki ne anlamda?

Manifestonun ekonomik vaatlerine sonra gelelim. Önce tarihsel, siyasal ve kültürel vurgular ile başlayalım. Önce bir “biz” tanımlandı, bu “biz” Kudüs’ü alan Selahaddin’i de, Çanakkale şehitlerini de, Mustafa Kemal’i de içermekteydi. Böylece “biz” bizi hem zamansal hem de mekânsal olarak aştı, coğrafyada ve zamanda büyüdü. Ancak farkında değiller bu türden bir “biz” tanımlaması varolan “biz”i anlamsızlaştırma amacını da taşımaktadır. İş burada kalsa idi gerçekten “biz”in kim olduğunu unutacaktık; tam bu noktada zaman ve coğrafya boyutu kısaldı: “27 Mayıs Darbesi bize yapıldı. 12 Eylül Darbesi bizi hedef aldı. 28 Şubat'a milletin inancını boğmaya kalkıştılar”. Böylece kim olduğumuzu anladık. Anladık ki “biz” varmışız, ancak bir de “onlar” var…”Biz durmadık onlar da durmadı. Biz ülkemizi güçlendirdikçe onlar daha da öfkelendi. Geri çekilmedik, kimsenin önünde eğilmedik.” Peki “onlar” kim? Mesela Türk Telekom’u alan yabancı sermaye unsurları “biz”den mi “onlar”dan mı? Şaşırdık. Ya da 3 Mart Tezkeresi ile birlikte saf tutmaya çalıştıklarımız “biz”den mi “onlar”dan mı? KİT’leri sattıklarımız kimlerden? Ülkeyi serbest sermaye akışlarının talan alanı haline getirince kısa vadeli yüksek getiri için ülkeye gelen ve istediğini elde ettikten sonra bu fukara halkın kaderini düşünmeden hemen giden sermaye kimlerin? “Biz”lerin mi, onların mı?


“Sistemi demokratikleştirdik…afra tafra yapmadık” Yapmadık mı? Bu söylemin kendinde bile burjuva demokrasilerinin özsel bir zaafı ortaya çıkmaktadır. Öncelikle tüm burjuva demokrasileri aslında alttan alta derinleşen sosyo-ekonomik eşitsizlikleri sessizliğin sansürüne itme kaygısı taşırlar. Bir vatandaşın bir oy ettiği sistemde altta kalanların ekonomik ve sosyal olarak canı çıksa bile siyasal eşitliğin bunları giderebilecek bir olanak sunduğu safsatası söylenip durur her yerde. Ancak görünen o ki bu safsatanın sonu da gelmektedir. Sadece Türkiye’de değil nerdeyse tüm kapitalist dünyada burjuva demokrasileri kendi karşıtlarına doğru evrilmektedirler. Çok beklenmedik bir durum olmasa gerek, sermaye merkezileştikçe devleti de merkezileşmektedir. Bu anlamda geleneksel burjuva demokrasisinin vaat ettiği tek eşitlik düzeyi de (sandık başında eşitlik) güdükleşmekte ver anlamsızlaşmaktadır. Bu durum siyasi düzeye de yansımakta partilerin siyasi seçim beyannameleri turtasız “babacan” vaatlerle dolu anlamsız manifestolara dönüşmektedir. AKP manifestosu da bu dönüşümün en olgun örneklerini vermektedir.

Artık siyasi programların veya seçim beyannamelerinin tutarlılığına gerek yoktur (dikkat edin seçime giren hiçbir partinin beyannamesine yönelik ciddi bir ilgi yoktur). Bu nedenle büyük bir bölümü artık seçim programı veya beyannamesi bile hazırlamamaktadırlar. Sonuç ise alt alta dizilmiş tutarlılıktan uzak, her biri “nasıl ama nasıl” sorusunu sorduran ve aslında tek tek ele alındıklarında “laf ola beri gele” kategorisine düşme tehlikesi içeren vaatlere dönüşmektedir. Pek katılmasam da bazı siyaset bilimciler bu ciddiyetsizliğe bir ciddiyet vermek için “popülizm” adını yakıştırmaktadır.

AKP seçim manifestosu bu yargıları destekleyen pek çok kanıt sunmaktadır. İktisadi vaatlere, daha doğrusu ahitlere gelelim. Ahit bu arada bir üst otoriteyle (örneğin tanrıyla) varılan anlaşma anlamına gelmektedir ve AKP seçim manifestosunun millete verilen söz olduğuna işaret etmektedir. Peki, tutabilecekler mi? Tam da bu noktada özellikle sağcı partilerin bir açmazının AKP’yi de esir adlığı ortaya çıkmaktadır. Özellikle 1980’lerle birlikte sağcı partiler özel olarak, şartlara ve zaman göre değişen parti programları yazmaktan kurtuldular. Çünkü tümü nerdeyse aynı programı uyguladılar. Örneğin hepsi, anti-enflasyonist bir programı baş tacı ettiler. AKP manifestosu da bunu terennüm etmektedir. Tümü mali disiplin ve istikrar hedeflediler, ki AKP’nin manifestosu istisna değildir. Hepsi kur istikrarı vaat ettiler. Burada da gözlemlenmektedir.

Böylelikle özellikle sağcı partilerin vazgeçemedikleri, vaz geçme şanslarının olmadığı bir program aslında bizimki tütünden tüm kapitalist ekonomilerde egemen kılındı. İronik bir şekilde sosyalist olmayan sol da bu programa iltihak etti. Böylece Thatcher’ın “başka alternatif yok” mottosu bir gerçeklik olup çıkıverdi. AKP manifestosu “başka bir gerçekliğin” olmadığının mükerrer beyanından öte değildir.

Değişmeyen programın heyecansız versiyonu
AKP’nin seçim manifestosu da bu değişmeyen programın daha heyecansız ve daha turtasız bir versiyonu aslında. Tek yenilik manifestoya dini bir içerik kazandıran ahitleşme. Peki ne diyor bu manifesto? Şu üçü düşürülecek diyor: cari açık, faiz, enflasyon. Nasıl sorusu baki kalsın daha baştan belirtmek gerekiyor ki bu İngilizcesiyle “wishful thinking”dir. Öncelikle bunların düşürüleceğini vaat etmek ve hala bu vaatlerin etkili olacağını beklemek Türkiye’nin son 40 yıldır uyguladığı emek düşmanı politikaların iflas ettiğini kabul etmektir. Şimdi öze ilişkin birkaç şey söylemek gerekiyor. Son 40 yıldır uygulanan programın başka araçlar bir yana üç temel aracı vardır; nominal faiz, vergi ve ücret. Birincisini Merkez Bankası politika faizi oranıyla kontrol etmeye başladılar. İkincisini ise daha baştan sermayeyi kayıracak emeği boğacak şekilde ayarladılar, zaman içinde vergi oranları ve mevzuatı sermayeyi daha çok kayıracak ve sermayenin maliyetlerini de toplumlun sırtına yıkacak şekilde geliştirildi. Üçüncüsü ise ceberut zabitan önlemler, sermaye lehine asgari ücret politikaları ve sendikal örgütlenmeyi baskılayan ve içini boşlatan uygulamalar ile sürekli baskı altında tutuldu. Gelir dağılımı emek gücü ile geçineler aleyhine bozuldu. Böylece Türkiye kapitalizmi bir türlü çıkamadığı bir cendereye sıkıştı kaldı. Başka müdahale araçları dönemin ruhuna uygun bir tarzda özelleştirmeler, serbestleştirmeler ve kontrolsüzleştirmeler ile birlikte ortadan kalkınca geriye bu araçlardan başka bir şey kalmadı. Artık bir kapitalist devlet faiz aracılığıyla rantiyeye daha yüksek rant, vergi aracılığıyla sermayeye daha yüksek kâr ve düşük ücret aracılığıyla emekçiye daha fazla zulümden başka bir şey vaat etmemektedir. Elinde sadece bu araçlar var ise cari açığı nasıl düşüreceksin gerçekten? Faizi nasıl ve neden düşüreceksin? Yıllarca yabancı sermaye girişlerini arttırmak için reel faiz oranlarını yüksek ve ulusal paranın değerini düşük tutmak zorunda kalmadık mı? Şimdi faizi düşüreceğini vaat etmek uygulanan politikaların esiri haline gelmiş bir iktidar ve yaratılmış bağımlı ekonomik yapının gerekleri açısından ne kadar uygundur? Nitekim Türkiye kapitalizmini gün be gün takip edenler yakın vakitlerde faiz artışının kaçınılmaz olduğunu vurgulamaktalar. Kuru düşürmek mi? Nasıl? Elindeki rezervleri mi kullanacaksın? Sürekli rezervlerimizin yüksekliğini bir övünç meselesi haline getirenler iki şeyi birden unutuvermekteler. Öncelikle rezervler doğaları gereği varlık değil yükümlülüktürler, yani aslında kasada bekleyen emniyet akçesi değildir, tam tersine birilerine karşı finansal bir yükümlülüktür. Bu nedenle onu keyfi bir şekilde kullanamazsın. İkincisi de dahil olduğumuz kapitalist dünya ekonomisinin yönetsel mantığı açısından Türkiye türünden sürekli açık veren ekonomilerin ellerinde yüksek döviz rezervleri bulundurması zorunludur. Bu ülkelerde rezerv erimesi iktisadi kaderlerini bağladıkları yabancı sermaye açısından nahoş bir görüntü yaratacaktır. Kısacası 40 yıldır uyguladığımız ve AKP manifestosuna ciddiye alırsak AKP’nin yeniden iktidar olması durumunda uygulanmaya devam edecek ekonomik politikalar nedeniyle kur ile ilgili bağımsız bir politika sürdürme şansımız olmayacaktır. Bu çok açıktır.

Cari açığı düşürmek ise yine aynı politika seti için imkansızdır. Türkiye ihracatını arttırmak için daha fazla ithalat yapmak zorunda olan bir ülkedir. Mal ve hizmet üretimini sürdürebilmek için de yüksek düzeyde ithalata ihtiyacı vardır. Yapısal politikalar ile uzun vadede düşürülebilir ancak AKP’nin elinde bulunan politika araçlarıyla mümkün değildir. Yapının değişmesi, değiştirilmesi gerekir.

Gelir dağılımı eşitsizliklerini gidermek mi? 40 yıldır uygulana programın amacı gelirin daha yüksek bölümünü mülk sahiplerine peşkeş çekmektir. Hal böyle iken manifesto kurulu nizamın devam edeceğini açıklayarak bu vaadin aslında boş bir nakarat olduğunu kanıtlamaktadır.

Kısacası varolanın sürdürüleceğini, sadece makyaj yapılacağını vurgulayan manifesto çaresizliğin itirafıdır. Çözüm politikayı değil, politika uygulyanı değil, yapıyı ilelebet değiştirmektir.

En Çok Okunan Haberler