Seçim vakti İngiltere seyahati nereden çıktı?

İslamcı anlatı ve tarih yazımı içerisinde İngiltere’nin her zaman “özel” bir yeri olmuştur. Buna göre 33 yıllık Abdülhamid iktidarını deviren İttihatçıların arkasında İngilizler vardır, Mustafa Kemal İngilizlerin adamıdır, hilafetin kaldırılması bir İngiliz operasyondur vs. Ve elbette bugün de İngiltere, İslam’a ve Müslümanlara düşmanlığa devam etmekte, politikalarını da buna göre belirlemektedir.

İşte böylesine derin bir düşmanlıkla anılan İngiltere’ye, geçen günlerde, tam da İslamcılığa yakışır bir şekilde, seçim telaşının içerisine sıkıştırılan bir gezi düzenlendi. Düşman falan dinlemeden hem Kraliçe’yle hem Başbakan May’le pozlar verildi, kapısından girenin “İngiliz ajanı” diye adlandırıldığı Chatham House’da küresel sermayenin temsilcileriyle buluşuldu, İngiliz medyasıyla röportajlar yapıldı.

İktidarın İngiltere gezisinden murat ettiği iki şey vardı: Birincisi, ABD’yle ve AB’yle ilişkilerin hayli gerilimli olduğu bir seçim sürecinde Batılı bir partnerle ilişkileri derinleştirmek, örneğin Merkel’in bu sefer önceki seçimlerdeki gibi gelip altın varaklı koltuklarda poz vermeyeceği bilindiğinden, yeni bir emperyalist güce yaslanmak ve Ortadoğu jeopolitiği üzerinden birtakım pazarlıklara girişmek.

Ve ikincisi, Türkiye ekonomisinin kıyısına geldiği krizi ve döviz ihtiyacını aşabilmek için küresel finans sermayesinin kalbi olan Londra’da finans sermayesinin temsilcileriyle görüşmek ve onları Türkiye’ye gelmeye ikna etmek. Böylelikle, sıcak para akımlarına bağımlı hale getirilmiş Türkiye ekonomisinin bu bağımlılığına bir süreliğine de olsa çare bulmak.
İlkinde, yani devletten devlete ilişkide, istenilen hedefe ulaşılmış gibi görünüyor. Yapılan açıklamalara bakıldığında, işin diplomatik nezaket kısmını bir kenara bırakacak olursak, anlaşılan o ki İngiltere’ye birtakım taahhütler verilmiş ve bunun karşılığında da birlikte çalışma sözü alınmış durumda. İngiliz basınında çıkan yazılarda “her şeye rağmen İngiliz çıkarlarına uygun hareket edilmesi gerekliliği”nden söz edilmesi boşuna değil yani.

Ancak ikincisi için, yani küresel finans sermayesinin Türkiye’ye gelişi için aynı şeyi söylemek pek mümkün görünmüyor. Neden mi? Çünkü küresel sermayenin kalbinde, küresel sermayenin dini neoliberalizmin amentüsü olan “özerk Merkez Bankası” fikrine aykırı şeyler söyler, başkan seçildikten sonra Merkez Bankası’nın politikalarına daha etkili bir şekilde müdahale edeceğinizi açıklar, bir de buna “Faiz sebep, enflasyon neticedir” şeklindeki iktisadın en temel ilkelerine karşı olan görüşünüzü eklerseniz, küresel sermayeyi herhangi bir şeye ikna edemezsiniz.

Peki bunu neden yapıyorlar? “Reis” neden döviz kurunun yükseleceğini ve bunun Türkiye ekonomisi üzerindeki etkilerini bile bile böyle konuşmaya devam ediyor? Bu soruya tahminen birtakım yanıtlar verilebilir, vermeye çalışalım.
İlki, akla en yakın olandır. İnşaata dayalı birikim rejiminin sonuna gelindiğinin hâlâ farkına varılmadığı için, faizleri yükseltmek, dövizin nereye gideceği bilinmesine rağmen, tercih edilmemektedir. Böylece ekonomideki büyüme kur artsa da bir süre daha garanti altına alınabilecek, borçlanmayla da olsa toplum tüketmeye devam edebilecek ve toplumsal destek sürecektir.

İkincisi, iktidar sahiden de 24 Haziran sonrası ekonomi politikalarında köklü bir değişikliğe gidecek, örneğin kuru sabitleyecek, sermaye giriş çıkışlarını kontrol edecek, Merkez Bankası’nı kontrolü altına alacak ve para politikalarını kendi hedefleri doğrultusunda belirleyecektir. Bu, akla en uzak olan ihtimaldir; çünkü 24 Haziran sonrası eğer seçilirlerse iktidarın para bulmak için yeni bir kemer sıkma politikasına gideceği, IMF’yle adı konulmamış bir anlaşma yapılacağı ve bunun üzerinden küresel sermaye çevrelerinin güveninin yeniden kazanılmak isteneceği görülebilmektedir. Bunu yapmayıp az önce anlattıklarımı denemek ise artık “çılgınlık” noktasına gelindiğini gösterecektir ki, bunun çok köklü neticeleri olacaktır.

Ve üçüncüsü, ki bu hiç de mantıksız değildir, iktidar 24 Haziran sonrası kemer sıkma politikalarına girişecektir ama seçim süresince hem içeriye hem dışarıya “Türkiye’nin kaderiyle benim kaderim ortak, ben gidersem Türkiye de gider” tarzı bir mesaj vermeye çalışmakta, seçime bir tür “ekonomik şiddet”le gitmeye ve toplumu bunun üzerinden terbiye etmeye, rehin almaya çalışmaktadır.

Hangisi deneniyor olursa olsun, 24 Haziran sonrası Türkiye toplumunu, emekçileri ve yoksulları zor günlerin beklediği, krizin faturasının halka kesilmeye çalışılacağı görülebilmektedir. Olası bir iktidar değişikliğinde dahi topluma bir “acı reçete” yazılacak, o “acı ilaç” içirilmeye çalışılacaktır.

Tam da bu nedenle İslamcılığın “Abdülhamid 33 yıl imparatorluğu yedi düvele karşı yönetmişti, İttihatçılar gelip on senede yıktılar” anlatısının bir benzerini bugün için devreye sokup “Biz ülkeyi IMF kapısından kurtardık bunlar gelip tekrar oraya bağladılar” demeleri ve birkaç yıl sonra başka isimlerle yeniden “kurtarıcı” olarak iktidar olmaları istenmiyorsa, 24 Haziran’daki siyasi tablo nasıl olursa olsun, emek eksenli, halkçı, kamucu bir siyasi-ekonomik alternatifin topluma sunulması, bu alternatifin güç kazanması için mücadele edilmelidir.

En Çok Okunan Haberler