Seçimler tamam, ya şimdi?

OĞUZ OYAN
Emekli Öğretim Üyesi

Baskın seçimlere götüren siyasi oportünizm

İki ay kadar önce iktidar partisi ve ortağı baskın bir seçimi planlarken birkaç fırsatçılık hamlesini birden yapabilmeyi ummaktaydı. Bunlardan birincisi, bu seçimlerin olağan tarihlerinde yapılması durumunda karşılaşılması muhtemel bir kriz konjonktürüne yakalanmamaktı. İkincisi, milliyetçi sağ siyasette başlayan yeni bir partileşme sürecini gafil avlayarak seçimlere katılmasını engellemekti. Üçüncüsü, kriminalize edilen ve önemli yöneticileri tutuklanan HDP siyasetinin ittifaklar kurmasını siyaseten engellemek ve bu hareketi baraj altına iterek potansiyel milletvekili sandalyelerini yağmalamaktı. Bu son iki siyasi hamlenin beklenen sonucu ise, ikibuçuk partili bir Meclis yapısında Anayasayı değiştirecek nitelikli çoğunluğa (400+ milletvekili) sahip olarak bir kurucu meclis gibi çalışmayı sağlayabilmekti. Nihayet, dördüncü beklenti de, Akşener’in adaylığının muhalefetin ortak aday çıkarmasını engelleyeceği ve anamuhalefet partisinin de güçlü bir aday çıkaramayacağı üzerine kurulmuştu.

Bu hamlelerden birincisi hedefini buldu, çünkü halk katmanları tarafından bir kriz algısının yerleşmesinden önce seçimler gerçekleştirildi. Ancak diğer iki hamle, anamuhalefet partisinin aktif ve pasif müdahaleleriyle hedefini bulamadı. CHP yönetiminin İYİP’e 15 milletvekili ödünç vermesiyle iktidarın birinci oyunu bozuldu. İkinci oyunu (HDP’yi kriminalize ederek baraj altı bırakmak) ise CHP tabanı kendi inisiyatifiyle (stratejik oy tercihiyle) bozdu.

Bu arada, anamuhalefet partisinin, pek istemeyerek de olsa, M. İnce’yi aday göstermesi cumhurbaşkanlığı yarışının beklenenin ötesinde bir çekişme ve ilgiye konu olmasına ve tüm seçim konjontürünü belirlemesine yol açtı.

İktidarın kaygıların ne kadar gerçek olduğu seçim sonuçlarıyla belli oldu: 1 Kasım 2015’teki oy oranı yüzde 49,5’ten yüzde 41,85’e gerileyen ve Meclis çoğunluğunu yitiren AKP, eğer MHP ittifakı olmasaydı bu defa cumhurbaşkanlığı için de yüzde 42’yi aşamayacaktı. Nitekim Cumhur İttifakı’nın yüzde 52,75 düzeyindeki oyu RTE’nin yüzde 52,59’luk oyuyla neredeyse örtüşmektedir. Üstelik seçim yasalarıyla, bağımsız olması gereken anayasal kurumların yapısıyla bunca oynamasına, medyayı baskılamasına, seçim manipülasyonlarına rağmen ucu ucuna bu sonuçlara ulaşabilmiştir.

Bu sonuçların ne kadar şaibeli olduğu tartışmasına girmeden şu saptamaları yapalım: 1 Kasım seçimlerine kıyasla AKP’nin kaybı 7,65 puan, CHP’nin 2,8 puan, MHP’nin 1 puandır. Toplamı 11,45’tir. Bundan HDP ve SP’nin toplam 1,5 puanlık oy artışını düşerseniz, seçime ilk kez giren İYİP’in 9,9’luk oyuna ulaşırsınız. MHP, İYİP’e kaptırdığı oyları daha önce (Haziran-Kasım 2015 arasında) AKP’ye kaptırdığı 4,4 puanlık oyun geri dönüşüyle telafi etmiş gözükmektedir. MHP’nin neden erimediğine ilişkin bir değerlendirmemize gönderme yapmakla yetiniyoruz (Bkz. Sol Haber Portalı, 26 haziran tarihli yazımız). CHP’nin oy kaybını kısmen HDP’ye yapılan transferler açıklayabilir; ancak bu CHP’nin başarılı olduğu anlamına gelmez. Partinin seçim kampanyasının çok sönük planlanmasını da mazur göstermez.

Seçim kampanyaları üzerine

Bu seçimler boyunca ideolojik saflaşmaların esnemeye çok yatkın olmadığı veya kutuplaştırma politikasının ideolojik katılıkları daha da pekiştirdiği bir kez daha gözlemlendi. Ama bu sadece karşısındakinin söylediklerine kulaklarını tıkamak anlamına gelmiyor; karşısındakinin söylediklerinin kendisine ulaşmasının engellenmesini de içeriyor. Medyanın ele geçirilmesi, sadece devlet medyasının değil sermayenin medyasının da iktidarın propaganda aygıtına dönüştürülmesi, muhalefetin sesinin fiilen iktidar seçmenine ulaşmasının blokajı anlamına geliyor. İnce’nin mitingleri büyük kalabalıklar toplayabildi, ama TV’den izlenme yaygınlığı düşük kaldı. Seçimden önceki son gün, Maltepe’de milyonlarca kişiyi toplayan İnce’nin mitingi yerine kasıtlı olarak aynı saatlere denk getirilmiş Erdoğan’ın İstanbul’un ilçelerindeki küçük mitinglerinin yayınlanıyor olması, hitap edilen kitlelerin sayısal büyüklüğünü terse çevirebiliyordu.

Kampanyalarda üç büyük muhalefet partisinin ve onların cumhurbaşkanı adaylarının açıkladıkları programların, iktidarın ekonomik programına gerçek bir alternatif oluşturmaktan ne kadar uzak olduğu da görüldü. Sistem içi çözümlere odaklanan, iç ve dış sermayeye güvence vermeyi önceleyen, neoliberal politikalara hiçbir temel eleştiriyi içermeyen, iktidarın ekonomik politikalarına sert tepkiler vermeyen, örneğin otokratın kendi söyleminin tersine faizleri arttırmaya yönelmesini bile alaya almayan, ama bu arada emek kesimleri lehine bolca vaatler sıralamaktan da geri kalmayan, sonuçta iç tutarlılığı oldukça tartışmalı öneri listeleri sıralandı durdu.

Sosyal-ekonomik vaatler yarışırken, bunların yol açacağı genişletici maliye politikalarının bugünün konjonktüründe ne kadar uygulanabilir olduğu da kimsenin seçim öncesi kaygıları arasında yer almadı. Acil bir kriz tehdidine karşı bir hazırlığın olduğuna dair işaretler de alınmadı ve sanki iktidarın el değiştirmesiyle ve hukuk devletinin geri gelmesiyle ekonominin kendiliğinden düzeleceği izlenimi verilmeye çalışıldı.

Bu arada muhalefetin milletvekili listelerinde, neoliberal politikalara radikal eleştiri yönelten isimlerin yer almaması da “aslında biz birbirimize benzeriz” mesajı gibi de algılanabilirdi.

Yeni yönetim şeması: Merkezdeki güneş mi karadelik mi?

AKP rejiminin anayasası 24 Haziran sonrası tüm hükümleriyle yürürlüğe girdi. Türkiye’de artık tuhaf bile sayılamayan şey, 16 Nisan 2017 sonrasında Anayasa’nın değişen hükümlerinin uygulanmasının ayrıntılandırılmasını sağlayacak uyum yasalarının belirtilen süre içinde çıkarılmayıp bunların seçim kararı alındıktan sonra bir yetki kanunuyla KHK düzenlemelerine bırakılmasıydı. Cumhurbaşkanı adayı olan şahıs, henüz bir KHK ile bile yasal dayanağı oluşmamış olan yeni yönetim şemasını seçimlerden kısa süre önce açıklayıverdi.

Şema, ortada bir güneş gibi duran Cumhurbaşkanı etrafında kümelenmiş bir galaksi sisteminin spiral kollarını andırıyordu. Gerçi kozmolojik anlamda galaksilerin merkezinde bir güneş değil, binlerce güneşten daha yoğun bir “karadelik” yer alır. Yeni sistemin merkezini güneşe mi yoksa karadeliğe mi benzetmek gerekir bunu herkes kendi siyasi konumuna göre takdir edebileceği gibi, ekonominin içinde bulunduğu durum da kısa sürede bu konuya bir açıklık getirebilir. Ekonomi değil de siyaset açısından bakılsaydı, karadeliğin şimdiden cumhuriyeti yuttuğu metaforu da pek aykırı düşmezdi.

Şemanın şekline değil de içeriğine bakıldığında, kamuda karar alma düzeneğinin hem aşırı merkezileştirildiği hem de benzer alanlarda faaliyet gösterecek kurullar, ofisler ve bakanlıklar arasında işlev mükerrerliği ve karar çatışmalarına uygun kaotik bir yapı oluşturulduğu görülür. Üstelik artık arada koordinasyon ve gerekirse tampon görevi görebilecek bir başbakanlık kurumu da yoktur. Yapı şöyle: Dış spiralde 16 bakanlıktan oluşan “başkanın kabinesi” var; onun önündeki iç spiralde doğrudan cumhurbaşkanıyla çalışacak “bağlı kurullar” (7 kurul) var; güneşin karşı yüzündeki iç spiralde ise, gene cumhurbaşkanıyla doğrudan çalışacak “bağlı ofisler” (5 ofis) var; ayrıca gene doğrudan cumhurbaşkanına bağlı “bağlı kuruluşlar” (7 başkanlık ve kurul) var: Genelkurmay Başkanlığı, MİT, MGK, DDK, Diyanet, Savunma Sanayii Başkanlığı, Strateji ve Bütçe Başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı Özel Kalemi ve İdari İşler Başkanlığı ile cumhurbaşkanı yardımcıları dışarda tutulursa sayıları 35’i bulan bu kurullar, ofisler, başkanlıklar ve bakanlıklarla aydabir sıklığında bir araya gelinmesi durumunda bile günlerin yetmeyeceği görülür.

Karar çatışmaları durumunda son karar vericinin ortada güneş gibi parlayan tek adam olduğunu düşünüp içinizi ferahlatabilirsiniz; hatta bu kaotik yapının, tek adamın vazgeçilmez rolünün vurgulanması için özel olarak tasarlanmış olabileceğini (veya kamuda karar alma süreçlerinin kasıtlı olarak dolambaçlı kılındığını, böylece sermaye sınıfı üyelerine Saray dışında merci aramamalarının hatırlatıldığını) da aklınıza düşürebilirsiniz. Sonuç değişmiyor; ortada akla ziyan bir teşkilat şeması var.

Konuya salt kamu ekonomik/mali yönetimi açısından bakıldığında ise manzara şöyle: Ekonomiyle ilgili bakanlıkların sayısı üçe indirilmiş gözüküyor: Hazine ve Maliye Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı, Sanayi ve Kalkınma Bakanlığı. Bununla birlikte, Cumhurbaşkanına doğrudan bağlı şu kurul, ofis ve başkanlıkları de hesaba katmalısınız: Ekonomi Politikaları Kurulu, Sosyal Politikalar Kurulu, Finans Ofisi, Yatırım Ofisi, Strateji ve Bütçe Başkanlığı... (Tabii, Teknoloji Ofisi ile Bilim, Teknoloji ve Yenilik Politikaları Kurulu da bu denklemde yer bulabilir).

Bütün bunlar çok yeni görünebilir; ama Özal’ın bunun ilk denemelerini yaptığını bilmekte yarar var. Özal anlayışı, güçlü bir yürütme zayıf bir yasama oluşturmak doğrultusunda yarı-mamul yasalarla yürütmeye önemli yetki devirlerinde bulunmuş, bütçe dışında önemli bir fon sistemi oluşturmuş (o kadar ki 1990’a gelindiğinde fon sisteminin gelirleri bütçe gelirlerinin yüzde 57’si büyüklüğüne erişmişti), kamu tüzel kişiliğini parçalayarak ve dağıtarak parlamentonun denetim yetkilerini aşındırmış, kamu ekonomisi yönetimini merkezileştirmiş (fon gelirlerinin yüzde 73’ü doğrudan başbakanlık kontrolündeydi), bu arada kamu ekonomisi yönetiminin geleneksel yapısını parçalayarak başbakana bağlı çok sayıda kurul aracılığıyla yönetmeye çalışmıştı. (1984’ten itibaren Hazine, Maliye Bakanlığı’ndan koparılarak bir devlet bakanlığı aracılığıyla Başbakanlığa bağlanmış; Yüksek Planlama Kurulu’na rakip olarak Ekonomik İşler Yüksek Koordinasyon Kurulu ile Toplu Konut ve Kamu Ortaklığı devreye sokulmuştu).

Özal’a hayranlıklarını gizlemeyen bugünkü zevatın onun yolundan gitmesinde yadırganacak birşey olmayabilir. Ancak şunu hatırlatmak da bizim işimiz: Özal’ın arapsaçına çevirdiği fon ve maliye yönetimi, vergi almak yerine borçlanmanın tercih edilmesi (bu, kamu maliyesini sermayeye rant aktarma kurumuna çevirmişti), sistematikleştirilen yolsuzluk ekonomisi sonuçta 1990’larda büyüyen bir maliye krizinin zeminini hazırlamıştı. 2000 yılına gelindiğinde vergi gelirlerinin borç faizlerini karşılamaya bile yetmemesinin sorumluluğunu AKP’liler koalisyon hükümetlerine yüklemeyi pek severler; oysa bu saatli bomba Özal döneminde kurulmuştu. Bütün bunların sonucu da 1998-2008 arasında 10 yıl sürecek uzun bir IMF güdümü oldu. Şimdi gidilen yer acaba farklı mı? Ekonomideki bozulmaların hafife alınamayacağını (bu bugünkü yazımızın konusu değil) yerel seçimler öncesinde gözlemleme fırsatımız olacak görünüyor.

Seçim sonuçlarının anamuhalefeti karıştırıcı etkileri

Üç konuya hızla değinip bitirelim.

Birincisi, seçim akşamları seçmene saygı gereği tutarlı ve sürekli açıklamalar yapılmalıdır. Buna bağlı bir konu da, seçim sonuçlarını sağlıklı izleme iddiasının boş bir iş olduğunun artık kavranmasıdır. Bu tür bir iddianını öncelikli hedefi, muhalif seçmeni sandığa küstürmemek ve onu harekete geçirebilme dinamiğini yitirmemektir. Bir anlamda seçmen avutma işidir. İki nedenle: Bir, kasıtlı olarak çok kısa bir zaman diliminde çok hızlı veri akışı sağlayan bir sistemle yarışmak amatör olanaklarla mümkün değildir. İki, seçim sonuçlarının güvenilirliği sandık sonuçlarının iletilmesi ve hatta ilçe seçim kurallarında birleştirilmiş verilerin karşılaştırılmasından ibaret değildir; ama bu bile sağlıklı olarak yapılabilir değildir. SEÇSİS sistemi yürürlükte olduğu sürece, sayısal ortamda oy kaydırmalarını önlemek mümkün gözükmemektedir. O halde asıl mesele SEÇSİS’i hedef almak ve toplumsal tepkiyi oraya yöneltmektir.

İkincisi, İYİP’ten iktidar olanaklarını paylaşmaya yönelik açıklamalar dikkatle izlenmelidir. Dinci ve milliyetçi sağın üçte ikilik bir oy tabanına oturduğu bir toplumda, iktidardaki dinci çoğunluk partisinin seçenekleri sanıldığından fazla olabilir.

Üçüncüsü, anamuhalefet partisinde genel başkan ve yönetim üzerinde oluşacak değişim basıncına direnmek, yönetime, ancak yerel seçimler sonuna kadar zaman kazandırabilir. Aslında olması gereken asıl iş, şimdi veya 2019’da, yumuşak bir geçişin sağlanmasıdır. Yoksa, iktidarın işine yarayacak bir süreç yaşanabilir.

En Çok Okunan Haberler