Sen nasılsın?

Pencereden, balkondan, vapurun güvertesinden, köprüden, damdan, her yerden düşüyoruz, sonra ayağa kalkmaya çalışıyor, yine düşüyoruz. Bu ülke düşmeye çok alışmış, dizleri parçalanmadan yürüyemiyor, her yerinden kanıyor, kanıyoruz. Seçimler sanki hiç yapılmadı, barış süreci sanki hiç olmadı, açılımlarla yatıp kalkarken her yerden her şekilde kapatılıyormuşuz meğerse, şehirlere, sokaklara, evlere, içimize…

Açık konuşmalı, daha açık, çünkü anlamıyoruz. “Nereye doğru gidiyoruz?” diye soruyor sokakta gördüğüm herkes, “Ne planlıyorlar?” diye devamı geliyor sonra, çünkü planlı geliyor herkese bu olup bitenler. Tıkır tıkır işlemiyor ama plan; ellerindeki medya güvenilirliğini yitirmiş, senaryo eski, kurgu zayıf, oyuncular acemi. Ama inanan yine inanıyor, söylenen her şeye, bir kere inanmaya görsün insan. Nasıl olup da gözlerinin önünde olup biteni hâlâ inkâr edebildiklerini düşünüyorum.

Hava çok sıcak, bunaltıcı şeyler düşünmeye izin vermeyecek kadar bunaltıcı. Klima ya da rüzgâr aramıyorum hiç, kendimi tamamen sıcak havaya teslim etmek istiyorum. Bazen acıyla baş etmenin en iyi yolu, acıya teslim olmaktır. Suruç Katliamı, o kadar canımı yaktı ki, o acıya direndikçe, nasıl böyle bir şey olur dedikçe, daha beter bir acı yerleşiyordu içime. Acının içinde düşünüp yazarken, toplama kampından sağ kurtulup, söyleyeceğini söyledikten sonra intihar eden yazarlardan Jean Améry’nin “Suç ve Kefaretin Ötesinde” adlı kitabında buldum kendimi.

Améry, o kadar farkındaydı ki her şeyin. Öyle zor şeyler yaşamış ve öyle çok şey öğrenmişti ki hayattan… Önceki yazımda bahsettiğim “acının içinde, acıyla birlikte düşünme”nin dersini veriyordu âdeta. Toplama kampındaki entelektüellerle sıradan insanları karşılaştırdığı yazısını okuduktan sonra, bizdeki asıl sorunun ne olduğu, daha bir açıklık kazandı gözümde. İçine hapsedildiğimiz bu toplama kampına benzeyen hayata bakıp, mantıklı bir sistem görmeye çalışmaktan vazgeçemiyorduk bir türlü. Gerçekte olan, tarih boyunca varlığını sürdüren insani bir mantıktı sadece. Suriye’de olan şey, Vietnam’da olanlardan daha korkunç değildi ya da Roma İmparatorluğu’nun insanları tahtalara çivileyip korkuluk gibi diktiği ölüm tarlalarından, Osmanlı’nın ceset dolu kuyularından…

Günümüz insanının yaşanan dehşet karşısında olup bitene inanama hali, Améry’nin bahsettiği toplama kampındaki entelektüellerin durumuna benziyor: “Entelektüel insan akla hayale sığmayan durumları, entelektüel olmayanların yaptıkları gibi, verili birer olgu olarak rahatça kabullenemiyordu. Gündelik gerçekliğin tezahürlerini sorgulamaya yönelik uzun temrinler, kamp gerçekliğine kolayca razı olmasını engelliyordu, çünkü bu gerçeklik onun şimdiye dek mümkün gördüğü ve bir insandan beklenilir bulduğu şeylerle çok kaba bir biçimde karşıtlık ilişkisi içindeydi.”

Bu yüzden, sokakta tanık olduğumuz polis şiddeti karşısında fazlasıyla şaşırıyor, bir insanın canlı bomba olmasını aklımız bir türlü almıyor, alamıyordu. Nasıl bu kadar saf olabiliyorduk ki? Okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler, kitap ve film olarak kaldığı için mi? İnkâr etmeyi bir kere öğrenip rahatına alışıldığı için mi?

Améry, entelektüel olmayanların SS subayları önünde daha zinde esas duruşa geçmelerine rağmen, sistematik kaytarıcılıkları ve maharetli hırsızlıklarıyla, düşünceli arkadaşlarına göre mahvedicilerine karşı daha etkili mücadele verdiklerini söylüyordu. Bunu, entelektüellerin iktidara karşı beslediği, tarihsel ve sosyolojik etmenlerle açıklanabilecek derin bir saygıya bağlasa da, yaptığı şey, entelektüel düşmanlığı değil, eleştirisiydi. Bu eleştiriyi kendimize karşı yapmadan ve kafamızın içindeki o sahte dünyaları terk etmeden, ne yaşadığımız aşk gerçek bir aşk olacak, ne de hayat… Vaneigem, “insanın hayatının yirmi dört saatinde, bütün felsefelerden çok daha fazla gerçek vardır” derken de bunu kastediyordu aslında.

Hava çok sıcak olsa da bunaltıcı değil artık… Acılı gülümsemeyi öğrenmek gibi… Turgut Uyar’ın denizden, demli çaylardan bahsedip, “Ben iyiyim bunlar da iyi şeyler sen nasılsın” demesi gibi…

En Çok Okunan Haberler