Sırıtan acı

Zaman değişmiştir, insanlar değişmiştir ama sanki hiçbir şey değişmiyormuş gibi yaşamaya, konuşmaya devam ediliyor ya, bir şaşkınlık hasıl oluyor bende böyle anlarda. Böyle bir şaşkınlık ânını fırsat bilen gölgemin beni bırakıp gittiğini gördüm... Gölgeleri birbirine dolaşan insanların arasında, defterim ve kalemimle onu bulmam da kolay olmuyor her zaman... İstanbul’un eski semtlerinin ara sokaklarında, Boğaz’a açılmış bir teknede balıkçılarla, Haydarpaşa’dan artık kalkmayan eski trenlerin birisinde rastladığım oluyor ona... Her şeyi unutmuş gibi davranıyor. Onun bu unutkanlığı, artık unutmuş olduğum başka şeyleri hatırlıyor olmasıyla ilgili... Orada değilim artık ben diyor, sen hep aynı sabaha uyanmakta, aynı şeyleri yaşamakta ısrarcısın. Hayat, bu değil diyor bana. Yanlış bir trene binmeyi göze almadığın sürece, bana kavuşman imkânsız. Kayıp gölgemin izini sürerken, unuttuğumu sandığım pek çok şeyle karşılaşmanın sevincini yaşamaya başladım. Aslında İstanbul’da yaşıyor olmama rağmen İstanbul’u unutmak gibi, ne çok şey gölgemle beraber bırakıp gitmiş beni... Sabahları vapura binerken simit almayı unutur olmuştum, yağmur yağarken söylediğim şarkıları, şiirleri de... Yarın devrim olacakmış gibi tutkuyla kitap okumayı, sevgilime ne zaman sarılsam bir nehirdeki teknenin içinde akıp gidiyormuş gibi hissetmeyi...

Geçen gece, oturmuş gazete yazımı yazarken, gölgem, masa lambasının ışığıyla sokuldu yanıma. Zile’deki HES eyleminde köylülere gaz bombası atan jandarmalardan birinin yüzündeki sırıtan ifadeye takılıp kalmıştım. O sırıtış, çok tanıdık gelmişti. ABD’de, yakılarak öldürülmüş bir siyahın başında gülümseyerek poz veren ırkçıları, Ebu Gureyb’de işkence yaptıkları kişilerin yanında gülümseyerek poz veren askerleri hatırlamıştım. Arno Gruen, “Demokrasi Mücadelesi” adlı kitabında, o sırıtışı, başkalarına acı vererek kendi acılarını inkâr edenlerin bir maskesi olarak tanımlamıştı. Gruen, daha fenasını da söyleyerek bize acı verenlerin talebiyle, aslında herkesin acıyı çeşitli oranlarda inkâr ettiğini söylüyordu. Acı verenleri değil, acının kendisini cezalandırma ve yok etme çabası içinde olunması, özgürlük talep edenleri linç etmek isteyenlerin ruh halini de açıklıyordu. Ancak, sadistleşerek acı küçümsenebilirdi. Siyahları linç ederek öldüren ırkçılardan biri mahkemede kendisini şöyle savunuyordu: “Biz beyazlar kendimizi siyahlardan korumayı öğrendik; tıpkı sarıhumma ve sıtmaya karşı, zararlı böceklere karşı korunmayı öğrendiğimiz gibi.” Öldürdüğü siyahları zararlı böcekler gibi gören o kişiyle, sokaklarda solcuları ya da eşcinselleri linç etmeye kalkışanların ruh hali aynıydı. Acı ne kadar büyükse, küçümseme ve inkâr da o oranda artıyordu. Hassasiyeti ve sevecenliği küçümseyen, dışarıyı sürekli kendisini yok etmeye çalışan düşmanlarla dolu bir yer olarak tahayyül eden bir kültürel ortamda, insanların gölgeleriyle mutlu mesut bir hayat sürmeleri mümkün değil. Başkanlık sistemi, tam da böylesi bir ortamdan, korkularla şekillenen muhafazakârlıktan güç alarak hayata geçirilmeye çalışılıyor. Disiplin, itaat, uzlaşma ve boyun eğme talep eden her iktidar, acıyı inkâr eden insanlarla yükselebilir ancak. Katliamlarla dolu bu topraklarda, acılarla baş etmenin en kolay yolu, inkâr tercih edildi hep.

Yazdıkça gölgem yanıma yaklaştı. Alışarak hayata katlanmamalıydık. Alışmak, tekdüzeleştiriyordu yaşamı. Nasıl ki sevinçlerimize sahip çıkıyorduk, acılarımıza da yer açmalıydık içimizde, ne kadar canımızı yakarsa yaksın. Yoksa bırakıp gidiyordu gölgeler, gölgesiz ve umutsuz kalıyorduk. Vapura binerken martılar için de bir simit almayı unutuyorduk. Bazen yanlış trenlere binmek gerekiyordu. Her şeyi çok abartıyorduk. Korkularımıza sarıldıkça üşüyor, üşüdükçe onlara daha çok sarılıyorduk. Okuduğumuz kitapların satır aralarını, eskisi gibi merak etmiyor, sanki her şeyi yaşamış, her şeyi biliyormuşuz gibi davranıyorduk. Acıyı inkâr eden her gülüş, illa ki bir sırıtışa dönüşüyordu.

En Çok Okunan Haberler