Soğan, egzotik meyveye karşı

Özge Güneş

Et ve Süt Kurumu’nun kurbanlık olarak Brezilya’dan getirdiği 4 bin hayvandan oluşan sürünün karantinaya alınması ile başlayan şarbon krizi, aslında bir gıda krizidir. Gıda krizi, şirketler lehine yapılan düzenlemeler bütünü ile halkın gıda üzerindeki her türlü hakkının gasp edildiği bir süreçtir.

Kurban Bayramı öncesi Ankara’da, daha sonra da Sivas’ta ve İstanbul’da hayvanlarda ve insanlarda görülen şarbon hastalığı nedeniyle çeşitli bölgelerin karantinaya alınması; vatandaşların panikle hastanelere akın etmeye başlaması ve hayvanların telef edilmesi de bu krizin yansımasıdır.

Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, şarbon salgınına ilişkin olarak etlerin bakanlık tarafından imha edildiğini ve panik yapmaya gerek olmadığını ifade ettiyse de, bir halk sağlığı krizi kapıda görünmektedir.

Bununla birlikte ithal etlerde daha önce de deli dana gibi başka hastalıkların tespit edildiği dikkate alındığında şarbon krizi, gıda ithalatı ve tarıma dair bazı soruları tekrar gündeme getirmektedir. Görüldüğü kadarıyla ithalat sürecinde hayvanların herhangi bir hastalık taşıyıp taşımadıkları kontrol edilmemiştir; ithal edilen diğer sürülerin durumu ve hastalıklı etlerin piyasaya sürülüp sürülmediği soruları belirsizliğini korumaktadır.

Peki bu duruma nasıl geldik? Öncelikle ülkemizde iklim ve ekolojik koşullar bakımından uyumlu tarım terk edildi.

Elverişli tarım arazilerine, daha fazla verim odaklı endüstriyel tarım uygulamaları tercih edilerek zarar verildi.

Otlaklar, meralar, yaylalar dahil tarım arazilerinin kullanımı sınırlandırıldı ya da özelleştirildi. Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu, şarbon krizi üzerine kaleme aldığı açıklamada, hayvan yetiştiricilerine dayanak oluşturan Et ve Balık Kurumu, Süt Endüstrisi Kurumu ve Yem Sanayi’nin özelleştirilmesi öncesinde, Türkiye’nin hayvansal ürünlerde kendine yeterli olduğunu ifade etmiştir. Ancak bu kurumların özelleştirilmesi ile iklim ve ekolojik koşullara uyumlu hayvan yetiştiriciliğinden vaz geçilerek hayvan ithalatına geçilmesi, hayvan yeminin de ithal edilmesi sonucunu doğurmuştur.

Tarım da, büyük oranda tohumdan itibaren ithalata, dışa bağımlı hale getirildi. Son olarak geçtiğimiz ay Resmî Gazete’de, TMO tarafından yapılacak toplam 2 milyon 250 bin tonluk hububat ithalatından gümrük vergisi alınmayacağı ile ilgili bir kararname yayımlandı. Hububat Üreticileri Sendikası konuyla ilgili olarak yaptığı açıklamada, mısır ve pirinç hasadı yapılmadan çıkan bu kararın çiftçi aleyhine olduğunu ve önümüzdeki üretim sezonu için çiftçiyi üretimden vazgeçirici, caydırıcı bir işlev göreceğini ifade etti. Çiftçilerin tohum ile bağını koparacak olan 5553 sayılı tohumculuk kanunu ile, çiftçinin tohum ticareti yapması yasaklandı. Çiftçi sertifikalı tohuma yani şirketlere bağımlı hale getirildi. Yerli tohumun sonunu getiren bu kanunun yanı sıra gübre, mazot, yem gibi girdi maliyetleri de arttı. Böylece endüstriyel ve büyük şirket tarımı desteklenirken, küçük üretici ve köylü tarımı bilinçli bir şekilde kısıtlandı. Tarımsal KİT (Kamu İktisadi Teşebbüs) ve KİK’lerin (Kamu İhale Kurumu) özelleştirilmesiyle kamu, piyasa düzenleme işinden çekildi. Şirket egemenliği ile köylü, küçük çiftçi tarıma dair her türlü söz ve yetkiden mahrum bırakıldı, üretimden vaz geçirildi. Çiftçiler borçlandırılarak zararlarını bile ödeyemez hale getirildi. Çiftçilerin kooperatifler ile bağları koparıldı, kooperatifler çoğunlukla hükümet güdümüne girdi ve çiftçi örgütleri olmaktan çıktı. Denetimsizlik ve fiyat istikrarsızlıklarının da artışıyla şarbon krizine de yansıyan bir takım belirsizlikler doğurdu.

Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu’nun 2017 Yılı Tarım Raporu’nda da ifade edildiği gibi ‘’Tarıma ilişkin her türden karar çiftçinin aleyhine, ithalatçı ve ihracatçı şirketlerin de lehine olacak biçimde tecelli etti(rildi)’’. Tüm bunlara dövizdeki yükselme de eklenince ekonomik gidişatın ve tarım politikalarının acısı üretici ve tüketici kesimlere ciddi bir fatura kesilerek çıkarılacağı kesinleşti. Nüfustaki artışın tersine tarımdaki istihdam oranlarında ciddi düşüş yaşanırken, çiftçi, köylü topraktan koparılarak, madenlerde, fabrikalarda çalışmak zorunda bırakıldı veya kentlere göç ettirildi. Halbuki, Türkiye Ziraat Odaları Birliği Genel Başkanı da gıda mühendisleri ve çiftçi örgütlerine benzer şekilde ‘’Çiftçimiz daha fazla desteklenirse, arazi parçalanması, sulama başta olmak üzere yapısal sorunlarımız çözülürse, birkaç istisna hariç ithalata gerek kalmaz” açıklaması ile, Türkiye’nin tarımda kendine yeten bir ülke olma potansiyeline bilimsel olarak da dikkat çekmiştir.

Şimdilerde şarbon ile ilgili olarak kendini gösteren ve halk sağlığını ciddi şekilde tehdit eden belirsizlikler silsilesi, hububat, yaş meyve ve sebze gibi diğer tarım ürünleri için de geçerlidir. Bugün vatandaşı soğanı tane ile alacak noktaya getiren, ‘’milli tarım projesi’’ ile ortada yerli tohum bile bırakmayanlar, kendi sofralarını egzotik meyvelerle donatabilmektedir. Yerli meyve üretimimizdeki tablo ise vahim; Tire’nin Başköy ilçesindeki incir ve zeytin üreticisi köylülerin, tarımsal verim ve kaliteyi düşürdüğü ve solunum yolu hastalıklarına sebep olduğu gerekçesiyle JES’lere karşı geçim kaynaklarına sahip çıktıklarını, üretim hakları için mücadele ettiklerini görüyoruz.

Gıda krizi olarak adlandırabileceğimiz bu durum karşısında neler yapılabileceğini düşünürken dünyadaki örneklere bakılabilir. Küresel bir çiftçi örgütlenmesi olan La Via Campesina, dünyanın her yerindeki kır emekçilerini ulusal, bölgesel ve uluslararası seviyelerde bir araya getirerek, tarımda piyasa egemenliğine karşı üretenlerin gıda egemenliğini savunan bir perspektif önermektedir. Gıda egemenliği, gıda üretimindeki artan endüstriyelleşme, kimyasal girdiler, büyük ölçekli tarım şirketleri ve de piyasa yanlısı yapısal düzenlemeleri üreticiler lehine dönüştürmeye yönelik her türlü biraradalığı kapsamaktadır. Türkiye’de de gıda egemenliğinin taşıyıcısı olan üretici sendikaları veya bu perspektifte çalışmalar yürüten üretim ve tüketim kooperatifleri bulunmaktadır. Kırda üretici kooperatiflerinin, kentlerde ise tüketici kooperatiflerinin sayısı artış göstermektedir.

Bu kooperatifler desteklenmeli ve teşvikler yoluyla yaygınlaştırılmasına çalışılmalıdır. Tüketiciler bu topluluklara katılarak adil, nitelikli, sağlıklı ve yerel gıda talebini yükseltebilmektedirler. Üreticiler ve tüketiciler dayanışma içerisinde yaşam ve üretim alanlarını tehdit eden, kültürel, ekolojik ve tarihsel değerleri talan eden düzenlemelere karşı durabilirler.

En Çok Okunan Haberler