Sola, yıldızlara ve yarına dair

Gamze Yücesan Özdemir - Prof. Dr.

Sosyalist solun, bu topraklarda laik, tam bağımsız ve emekten yana mücadelesi yıldızlara doğru ve yıldızlarla birlikte bir mücadele olmuştur. Kızıl yıldız, beş köşesi ile beş kıtaya başka bir dünya kurma çağrısıdır. Karanlıkta yolunu kaybedenlere gideceği yönü gösterir. Che’nin yıldızlı beresi, başka bir dünyayı kurma iradesinin simgesidir. Ve birçok genci mücadeleye taşıyan ise, gözlerini açtıklarında duvarlarda gördükleri yıldız yumruk olmuştur.

Karanlık gecelerde yıldız olmak başka bir dünyanın üzerinde yükseleceği ahlakı, değerleri ve ilkeleri imler. Peki, sosyalist sol, bugün, 24 Haziran’da ve sonrasında memleketin içinde bulunduğu karanlık gecede yıldız mıdır? Dünden devraldığı ve yarına taşıyacağı tarihsel sorumlulukları nelerdir?

Memleketin içinden geçtiği dönemde, en önemli tarihsel sorumluluk, solun vazgeçilmez değerleri (anti-emperyalizm, laiklik ve emekten yana olmak) üzerinde yükselen asgari bir kurucu program ve bu programın taşıyıcısı bir cumhurbaşkanı adayı çıkarmaktı. Bu gerçekleşemedi. Bağımsız sol aday ve kurucu bir sol programın yokluğu meselesinde solun uzun dönemli ve çok boyutlu bunalımının günümüzdeki toplumsal sonuçları etkilidir. Bu sonuçların bir boyutu toplumsal muhalefet örgütlerinin dağınıklığı ve bir araya gelmesi önündeki kimi engeller ise, diğer boyutu solun, siyasal alanda toplum için gerçek bir alternatif olamamasıdır. Bu bileşik etki sonucu, siyasal iktidara yönelik hamlelerde “geniş bir biçimsel demokrasi cephesi” çağrısı ve sol liberal/radikal demokrat bir hatta konumlanım belirgin olmuştur.

Bu gerçekliğin ışığında, çok daha büyük bir tarihsel sorumluluk omuzlarımızdadır: Bağımsız solu var etmek! Yeni bir ülkenin ancak solun kurucu ilkeleri üzerinde yükselebileceğini vazgeçmeden, usanmadan ve yorulmadan söylemek.

Seçim aritmetiği içinde, günlük ittifaklar içinde, müzakereler içinde yitip gidenlerin, yitip gitmemesi için çaba sarf etmek!

Tek adam yerine halk egemenliğini, piyasacılığa karşı kamuculuğu, gericiliğe karşı bilimin aydınlığını, emperyalizme karşı tam bağımsızlığı, bireyciliğe karşı dayanışmayı her yerde, herkesle ve herkesin parçası olarak paylaşmak!

Herkesin, “olağanüstü bir dönemden geçiyoruz” diyerek, neoliberal siyasal alanının içine sıkışıp kaldığı ve kötünün görece iyisine razı olmaya başladığı anda, bu fikri, ufku ve iradeyi var etmek! Bunun mücadele adımları neler olabilir?

Bağımsız sol bir siyaseti sahiplenenler için ilk adım, kuşkusuz başka bir dünyayı talep eden laik, emekten yana ve anti-emperyalist bir cephenin örülmesidir. Bu ise, seçimin ve sandığın da içinde olduğu geniş bir mücadele alanına işaret eder. Seçim sürecinde, AKP-MHP ittifakının geriletilmesi için gereken seçim taktiğini değerlendirmek ve seçim aritmetiğini yapmak zor değildir. Burjuva siyasal alanının içindeki stratejik hesapları sol seçmen görebilmekte ve değerlendirebilmektedir. Elbette sol seçmen bu aritmetiği bozarak AKP-MHP ittifakını geriletecek aday(lar)a ve partiye/partilere oyunu verecektir. Bizim için söz konusu olan ise seçim aritmetiği içinde ve bu toz duman içinde geri planda kalan tam bağımsız, laik ve emekten yana bir Türkiye’nin mümkün olduğunu söylemektir.


21. yüzyılda sosyalizmi tartışan Lebowitz’in sözleri ile; “Aslında insani gelişimi hedefleyen bir sosyalizm gökten inmeyecektir, insanların kendilerini dönüştürdükleri bir sürecin ya da pek çok sürecin bir sonucu olacaktır.” Memleketin her yerinde birlikte söz söyleme, eyleme ve çözüm üretme pratikleri çoğaltılmalıdır öyleyse.

Laik, emekten yana ve anti-emperyalist bir siyasetin örüleceği alan halk sınıflarının egemenlerle girdiği uzlaşmaz çelişkiler alanıdır. Bu alanın üreteceği çözümler değil ama kurucu unsurları müzakereye açık değildir. Dolayısıyla, kendi siyasetimizi önermek ve önererek kurmak zorunluluğunu erteleyemeyiz.

Bağımsız sol için ikinci adım, hayatın her alanına ve her anına kurucu ve dayanışmacı bir siyaseti taşımaktır.

“Yoksulluğun ve gericiliğin yerini halk sınıflarının hizmetinde bir ekonomi ve toplum almalıdır” düşüncesini dillendirmektir. Diğer bir deyişle, sermayenin ihtiyaçlarına karşı insanın ve toplumun ihtiyaçlarını öne alan bir yaklaşımı sahiplenmektir.
Emekçilerin kötü sağlık, yetersiz beslenme ve gerici eğitim koşulları, işsizlik, yok edilen çevre ve derin yoksulluk, ancak örgütlü siyasi taleplere çevrildiğinde piyasalara emekçiler lehine müdahale edecek programlara konu olur. Son yıllarda iç ve dış politikadaki gelişmelere paralel, tüm iktisadi göstergelerin alt üst olması, emekçi sınıfların gündelik yaşamlarını mahvetmektedir. Kanser hastaları, tedavi masraflarını karşılayamadığı için yaşamını yitirmektedir. Uzun dönemli işsizlik ve borçluluk nedeniyle çıkış yolu bulamayan işçiler, kendilerini yakarak yaşamlarını sona erdirmeyi göze almaktadır. Toplumdan yükselen “Geçinemiyoruz” sesleri, hayat pahalılığının, geçim sıkıntısının ve işsizliğin sınıfsal ve toplumsal görünümleridir.

Anılan sıkıntıların çözümü, toplumun ihtiyaçlarını piyasaların ihtiyaçları karşısına koyabilecek bir talepler dizisini, bu taleplerin sahiplerinin katılımıyla harekete geçirebilecek siyasettedir. Dolayısıyla, çözüm, sermayenin mantığı karşısına halkın/yaşamın mantığını koyan bir üretim, dağıtım, bölüşüm ve tüketim pratikleri dizgisinin inşasında yatmaktadır. Söz konusu inşai faaliyet kurucu, kurucu olduğu ölçüde anti-emperyalist, yurtsever ve kalkınmacıdır.

Bağımsız sol için üçüncü adım ise, doğrudan demokrasi ile söz, karar ve yetkinin halka ait olduğunu yüksek sesle söylemektir. Halkın benimsemediği bir önerinin vekaleten ve halkın üzerinden diretilemeyeceğini kabul etmektir.
Unutmayalım ki, halkın kendi sözünü söylediği anlar, bu memlekette hayatın filizlendiği anlardır. HES direnişleri, tarım tekellerine karşı fındık ve üzüm eylemleri, OHAL koşullarında greve çıkan ve hak talep eden işçiler, gerici eğitime karşı çocuklarının geleceğini sahiplenen veliler, balkonlardan sallanan “Hayır” bayrakları, mahallelerden yükselen “Tamam” sesleri...

Başka bir deyişle gelecek ufkumuzu, parçası olduğumuz, sıkıntıları birlikte göğüslediğimiz, birlikte ağlayıp birlikte güldüğümüz halkın içinden seslendirelim, kabul edilmesini, herkesin talebine dönüşmesini hedefleyelim!

21. yüzyılda sosyalizmi tartışan Lebowitz’in sözleri ile; “Aslında insani gelişimi hedefleyen bir sosyalizm gökten inmeyecektir, insanların kendilerini dönüştürdükleri bir sürecin ya da pek çok sürecin bir sonucu olacaktır.” Memleketin her yerinde birlikte söz söyleme, eyleme ve çözüm üretme pratikleri çoğaltılmalıdır öyleyse.

Doğrudan demokrasi için aslolan okur-yazarlık ve duyar-anlarlıktır. Okur-yazar, duyar-anlar olmak, harfleri yan yana getirerek teknik olarak sözcükleri okumak ya da yazmak, kulağınıza çarpan sesleri kelime karşıtlarına çevirmek değildir. Halkın çığlığını okumak, duymak ve anlamak; eleştirel bilinçlenme yoluyla, siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel koşulları tarihsel olarak ele alıp sorgulayabilmektir. Okur-yazar ve duyar-anlar olmak, dünyayı deneyimleme ve değiştirme yaşantısına sahip olmaktır.


Çözümü bu ülkenin kuşatılmış ve yıpranmış insanları bulabilir, ancak onlar bunu yapabilir. Bu ülkenin kuşatılmış ve yıpranmış insanları çığlık atıyor! Gelir eşitsizliğine, gericiliğe, çocukların yiten eğitimine, gençlerin kayıp yarınlarına ve kadınların yok edilen haklarına karşı çığlık atıyor! Bu insanların solunda olan bizler, orada mıyız? Okuyor, yazıyor, duyuyor ve anlıyor muyuz?

Sözün kısası, bugün, bağımsız sosyalist siyaset, dünden devraldığı devrimci mirasın “olağanüstü koşullar” ya da “seçim aritmetiği” içinde solgunlaşmasına, silikleşmesine izin vermemelidir. Sol değerleri, ilkeleri ve ahlakı kurucu bir program etrafında kıskançlıkla korumalı, dillendirmeli ve devrimci mirası yarına aktarmalıyız. Tüm mücadelemiz, bu memleketin çocukları için. Onlara sözümüz var: Karanlık bir gecede gözlerini her açtıklarında mutlaka ama mutlaka gökyüzünde ve yeryüzünde yıldızları görecekler. Mutlaka ve daima...

En Çok Okunan Haberler