Solun stratejisi

Lenin, emperyalizme dair yazarken, “Altı milyon nüfuslu Londra’dan üç milyon nüfuslu Paris’e gitmenin sekiz-dokuz saat sürdüğünü, işgal edilmekten korkan İngiltere’nin iki ülkeyi bağlayacak tünele karşı çıktığını, burjuvazinin emekçileri böyle aptalca işgal hikâyeleriyle aldatıp korkutmasına yol açan kapitalist barbarlığın uygarlıktan daha güçlü olduğunu” söyler. Bugün iki şehir arası uçakla bir, Manş Tüneli’nden geçen trenle iki buçuk saat.

“Ve bir coşkudan artan sarı bir şeyler vardı” der Turgut Uyar, ‘Yaralı Olduğunu Sanan Birisinin Hüznüne Gazel’de; küçük İskender’in de ‘Sarı Şey’ adlı şiir kitabı var, yani görünmez ipliklerle bağlıyız. Bunu kavramaya kimi zaman coşku vesile olsa da, çoğunlukla derin düşünmeyle varırız ilişkilerin, köprülerin, temas noktalarının idrakine. Melih Pekdemir’in yedi yıl önceki bir makalesini hatırlıyorum, ODTÜ’de Lenin ve Mahir Çayan’ın görüşleri doğrultusunda hazırlayıp yirmi beş bin adet basarak Türkiye çapında dağıttıkları broşürden söz ettiği makaleyi. Cezaevinden henüz tahliye olmuş Oğuzhan Müftüoğlu broşürü okur, eleştirir, gençleri de haklılığına ikna eder. Yine de sormadan edemez Pekdemir: “Peki bu söylediklerini Lenin hangi kitapta yazmıştı?”, Müftüoğlu cevap verir: “Bunlar Lenin’in değil, benim düşüncelerim.”
Elbette hiçbir kitapta yazılmamıştır o söylenenler, kitaplarda yazılanlar da Allah’ın emri değildir zaten. Burjuvazi, tünellere-yollara-inşaata karşı çıkmak şöyle dursun, yıkıp yıkıp yeniden yapmaktadır bugün. Yeni küresel eşitsizliği kavramak için yeni bilişsel çerçevelere ihtiyaç duyduğumuz kesindir. Bu amaçla, Zygmunt Bauman’ın ‘Bireyselleşmiş Toplum’ ve ‘Akışkan Modernite’ adlı yapıtlarına bakıyorum, ‘Bireyselleşmiş Toplum’da siyasetin doğuşunu şöyle anlatıyor Bauman: “XVIII. yüzyılda Batı Avrupa’da kişi başına gelir, aynı dönemde Hindistan, Afrika ya da Çin’in kişi başına gelirinden sadece yüzde otuz daha yüksekti. 1870’te ise bu fark on bir kat, 1995’te elli kattı. Böylece servetin kaynağı olarak emek fikri ortaya çıktı, bu varsayım da siyaseti doğurdu.” Demek ki ne konuşuyorsak siyasete dair, temelinde emek var. Önce bunu yazalım bir kenara.

Emeğin servetin kaynağı olduğu bir kez keşfedildiğinde, bu kaynağı elde edip sömürmek aklın göreviydi. ‘Ağır modernite’ ya da ‘ortodoks kapitalizm’ işte böyle başladı. Emekle sermayenin fabrikalarda karşılıklı bağımlılığı, yedek emek ordusu olarak tutulan işsizler, sermayenin de emeğin de onsuz edemeyeceği bir dayanak olarak refah devleti.
Günümüz modernitesi ise sıvılaşmış, akışkan, düzensiz. Sermaye, toprak sahiplerinin, fabrikatörlerin, ağır modernite dönemi kapitalistlerinin asla başaramadıkları ölçüde emekle olan bağımlılık ilişkisini kesti. “Kazanmış olduğu uzamsal hareketlilik düzeyi, kendi taleplerine boyun eğdirmek için ülke düzeyinde işleyen siyasi yapılara şantaj yapmaya tamamen yeterlidir. Siyaset bugün, sermayenin hareket edebilme hızı ile yerel güçlerin onu yavaşlatma kapasiteleri arasında bir halat çekme oyunu haline gelmiştir. Pratikte bu, düşük vergiler, kuralsızlık, esnek emek piyasası anlamına gelir.” Pierre Bourdieu, “İğretilik bugün her yerdedir, vicdana ve bilinçaltına musallat olmaktadır” diyerek söylüyor aynı şeyi. Bütün kavranabilir referans noktalarının kırılganlığı ve geleceğe ilişkin sürekli belirsizlik, safları sıklaştırarak oyunun kurallarında değişiklik sağlayabilme umudumuzun gittikçe azalması.

Eylemiyle kendisini, kendisiyle birlikte tüm dünyayı değiştirecek özne bir sınıf olarak tespit edilip adına proletarya denildiyse, bugün bu sözcük ne anlama gelir, kimleri kapsar? Belli nesnel koşullar gerçekleşmemiş olsa bile, yani içerdiği üretici güçler yeterince gelişmemiş olsa bile, mevcut toplumsal biçim, bugünün öznesinin eylemiyle yıkılabilir, bugün hâlâ devrim yapılabilir mi? Bu soruyu üç ay önce sormuştum BirGün’de. Toplumsal tabakalaşmadaki yerimizi hareket kabiliyetimizin ve hızımızın belirlediği yeni dönemin dilini, siyasetini geliştirmeye mecburuz, yaratıcı düşünmeye, güne ve geleceğe odaklanmaya mecburuz. Diğer seçenek, slogan atarak dağılmak, nihayetinde darmadağın edilmektir.
“İnsanlar kendi hayat koşullarını denetleme konusunda güçsüz olduklarını kabul ettikleri zaman toplum özerk olmaktan çıkar, cesaret ve iradelerini kaybederler. O zaman toplum, yüzerek hareket etmekten çok plankton benzeri sürüklenen hale gelir” diyor Bauman, Türkiye’yi anlatıyor sanki. Sorumu başka biçimde tekrarlayayım ben, belki verimli bir tartışmanın küçücük tohumu olur:

Kârın kaynağının maddi nesnelerden çok fikirlerde yer aldığı, bir kez üretilip tüketicilerin sayısına bağlı olarak servet kazandırmaya devam eden fikirlerin değer yarattığı, işsizlerin yedek emek ordusu olmaktan çıkıp atık muamelesi gördüğü, çalışanların iş mekânlarını herhangi bir anda terk edilebilecek kamp yerleri gibi hissettiği, aynı işe saplanıp kalmışların neredeyse felçli sayılıp bir imkânlar ağı içerisinde sürekli konum değiştirenlerin yükseldiği, belirsizliğin giderek bireyselleştirdiği, bireyselleşmeyle birlikte yurttaşlığın aşınıp parçalandığı, kamusalın özel tarafından tarumar edildiği, emekle değil tüketicilerle bağlılık ilişkisine giren sermayenin tahakküm düzeninde hiç kimsenin hiçbir şeyi denetleyemediği görülmekteyken, solun stratejisi nedir?

En Çok Okunan Haberler