Spinoza'dan mesaj var: Sevinçli ve coşkulu bir yaşam imkânsız değil

Can Uğur

Spinoza’nın adını son zamanlarda çok sık duymaya başladık. Özellikle düşün ve edebiyat dünyasında Spinoza’yı yeniden keşfediyoruz. 17. Yüzyılda yaşamış olan Hollanda doğumlu Baruch Spinoza felsefe tarihinin en özgün filozoflarından. Spinoza’nın doğayı algılayışı bugün dahi özgünlüğünü koruyor. Doç. Dr. Çetin Balanuye ise böylesine derinlikli bir felsefeyi ‘sevinç’ kavramı üzerinden ve gündelik meselelere projeksiyonu tutarak açıklama yoluna girişiyor. Balanuye’nin “Spinoza’nın sevinci nereden geliyor?” kitabı Ayrıntı Yayınları’ndan çıktı. Türkiye’nin kaderinin belirlendiği bir günde Spinoza’nın sevincini ‘toplumsallaştırmak’ mümkün mü bilemiyoruz lakin bu felsefi bakışın sanıldığından çok daha önemli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Doç. Dr. Balanuye ile kitabı ve Spinoza’yı konuştuk…

► Mutsuzluk çağımızın en sık karşılaşılan durumlarından. Siz Spinoza’dan yola çıkarak bu kavramı irdeliyorsunuz. Yine sevinç kitabınızın omurgasını teşkil eden bir kavram. Spinoza bu konuda neden önemli?
Öncelikle, şu küçük anımsatmayı yapmalıyım: Hem kitabımın adında hem de içeriğinde odaklandığım temel kavram “sevinç”. Kuşkusuz “mutluluk” kavramıyla büyük yakınlıklar içeren bir kavram bu; ama Spinoza öğretisi bağlamında bazı ayrımları fark etmeye de çağırıyor bizi.

Mutluluk kavramını epeyce dikkate değer bir ciddiyetle araştıran asıl isim Aristoteles’tir. Spinoza da bu araştırmadan haberdardır ve öğretisinde “mutluluk” sözcüğü de geçer. Bununla birlikte, Spinoza’nın daha ayrıntılı odaklandığı kavram bir tür “sevinç” ya da “neşe” sözcükleriyle karşılanmalıdır. Bunun en önemli nedeni kanımca Spinoza’nın Etika’da geliştirdiği muazzam “karşılaşmalar metafiziği”dir. Mutluluk kavramı genellikle karşılaşmaların etkisiyle bir azalıp bir artan duygu durumundan ziyade, adeta Tanrısal bir gözle birini izlemek olanaklı da o olanağa yaslanarak konuşuyormuşuz gibi bir yanılsamadan beslenir. Filancanın mutlu bir yaşam sürdüğünü söylediğimizde onun yaşamındaki anlık, günlük, haftalık ya da belli bir dönemlik ıstırap, çile ya da kederlerini yok sayarak konuşmuş oluruz.

“Mutlu bir yaşam nedir?” sorusu da bu tür bir yanılsamadan beslenir; bu soruya verilen yanıtlar ya nesnel iyiler listesi denilen bir listeden (sağlık, refah, mesleki başarı vb.) kişinin yaşamı boyunca ne kadar nasiplendiğini anlamaya çalışır, ya da bu tür bir listenin asla kuşatıcı olamayacağını ve kişinin ancak kendi kıymet ölçütlerine göre mutlu sayılıp sayılamayacağını tartışır.

Spinoza öğretisinde bu tür bir Tanrısal bakış arayışı yoktur. O tam da bu nedenle “sevinç” kavramını seçer ve bu kavramı canlı-cansız tüm varlıkların var kalma çabası (conatus) ile ilişkilendirir. Sahiden de Spinoza’yla ilgili yaygın bir yanlış okumanın tersine Etika’da geliştirilen “conatus” öğretisi salt canlı varlıklara ve dolayısıyla özellikle insana ilişkin değildir. Her varlık var kalmak için çabalar; nokta. Bu çabanın zorunlu bir gerektirmesi de varlıkların birbirleriyle zorunlu olarak karşılaşmalarıdır. Her varlık karşılaşmalarından kimi zaman var kalma çabasını destekleyen bir etkiyle kimi zaman da köstekleyen bir etkiyle çıkar. Spinoza’ya göre ilki olduğunda varlığın eyleme gücü artar ve “sevinçle duygulanır-etkilenir”, ikincisi olduğundaysa eyleme gücü azalır “kederle duygulanır-etkilenir”.

Dolayısıyla Spinoza öğretisinde “mutluluk” gibi Tanrısal bir perspektiften bir varlığın tüm var olma deneyiminin tamamını ifade eden, donduran, toptancı bir dilsel ifadeye rastlanmaz. Ama elbette, Spinoza’nın Etika adlı olağanüstü kitabının gücü de buradan kaynaklanır: Etika, varlıklar arasında bir varlık olarak insanın da karşılaşmalarından olabildiğince sevinç devşirebilmek üzere -evrensel bir belirlenim içinde ve ona rağmen- çaresiz olmadığını anlatır. Bu çare basitçe Doğa/Tanrı’yı kavramaktır. Spinoza için Doğa/Tanrı evrendeki tüm karşılaşmaların bütünsel bir aradalığından başka bir şey olmadığı için, etkileşmelere ilişkin kavrayışımız geliştikçe büyük harfli bir ‘Sevinç’ ya da Mutluluğu da yakalama olanağımız artar.

İnsan, özgür iradeye inanmak ister
► Mutsuz olmak sandığımız kadar kolay, mutluluk ise sandığımız kadar zor değil diye bir anlam çıkarıyoruz kitabınızı okuduğumuzda. Bunun nedeni nedir?
Ben bu soruyu da iznininizle Spinozacı bir söz dağarı üzerinden düşünüyorum. Evet, keder en yaygın ve etkisine en kolay düşülen duygu, sevinç ise daha ender ama karşılaşmaların insafına bırakılamayacak kadar da önemli bir duygulanış. Kitabımın ilk yarısını bu önemli konuya ayırdım. Bilerek ya da bilmeden içine doğduğumuz ve/veya geliştirdiğimiz kimi varsayımlarımız var; bunların önemli bir bölümünden kurtulmamız gerekiyor. Ne var ki, varsayımlarımızı farketmek de, onların yaşama ustalığı geliştirmemize engel olan bazılarından kurtulmak da kolay değil.

Spinoza öğretisinden türetmeye çalıştığım bu “yaşamı öteleten” ve dolayısıyla kurtulmamız gereken varsayımlardan bazıları “aşkıncılık”, “özgür iradecilik” ve “erekselcilik”.

Aşkıncılık, basitçe, bu evreni, dünyayı, yaşadığımız fizik gerçekliği aşan maksatlı bir failin olduğunu varsaymak. Bu varsayım nedeniyle değerlerimizin, ahlaki yargılarımızın, düşünce ve eylemlerimizin bu dünyada ve bu dünyanın olanaklarıyla ortaya çıktığını düşünemez oluyoruz. Bir “öte” kabulü içinde dönüşerek, “burada ve şimdi” olanı göremez oluyoruz. Bu dünyayı, bu dünyayı aştığı varsayılan bir sözde gerçeklik için feda ediyoruz. Oysa her şey ve her varlık kadar biz de bu dünyalıyız ve olmakta olan her şeyi belirleyen etkileşimler bütünlüğünün yer yer “etkin” yer yer de “pasif” bileşenleriyiz. Spinoza’nın öğretisi de bu açıdan çok önemli: Her şeyin “içinde ve aracılığıyla” gerçekleştiği bu bir ve tek “içkinlik düzlemini” anlamak, kavramak, sevmek ve önemsemekten daha güvenilir, bizi daha etkin ve coşkulu kılacak bir bilgiye sahip değiliz. Aşkıncılık varsayımının bu denli yaygın olmasında kuşkusuz Semavi dinlerin etkisi büyüktür. Dikkat ederseniz, kutsal kitapların ahlak öğretilerinin pek çoğu üzerinde inananlar ve inanmayanlar arasında büyük bir tartışma yoktur; bir başka deyişle kutsal kitapların ahlak öğretileri -paylaşmak, adil olmak, dürüst olmak, vb.- çoğu zaman akla yakındır. Ama kutsal kitaplar bu öğretilerini aşkın bir gücün buyruğuna dayandırarak basitçe “çalmayacaksın” der. Yani, “çalmayacaksın çünkü Tanrı öyle buyurdu”. Oysa “çalmamak gerektiğine ilişkin bu yargı”nın gerekçesi, yaşadığımız bu bir ve tek dünyanın nedensellikleri kapsamında son derece açık ve anlaşılır bir biçimde izah edilebilir: Çalarsan, çalarlar ve sözleşme bozulur, oysa bir sözleşmemiz var ve en azından tür içi karşılaşmalarımızı birbirimizin “conatus”u lehine sürekli risk olmaktan çıkarmalıyız. Bu anlamda, “aşkıncılık” varsayımı adeta anlama gücümüzü iğdiş edip bizi bu dünyayı (Doğa/Tanrı’yı) kavramaktan uzaklaştırırken, “içkincilik” bizi zor ama sahici olana çağırır: Bu dünyayı ve nedenselliklerini olabildiğince kavra...!

Özgür iradecilik varsayımı da aynı madalyonun diğer yüzü: Bu evrende bu evrenin etkileşimler bütünlüğü içinde belirlenmeyen hiçbir şey yoktur; ama yalnızca insan bu evreni de aşan bir özgür irade olanağının biricik sahibi olduğuna inanmak ister. Kuşkusuz bu çok tartışmalı ve kapsamlı bir konu; ama şu kadarından eminiz: Güncel araştırma bulgularımız özgür irade sahibi özel varlıklar olduğumuz inancımızla büyük ölçüde çelişiyor. Bu araştırma alanı henüz kapanmış değil ve kolay kolay da kapanacak gibi görünmüyor. Ne var ki, özgür irade inancına ilişkin elimizde öznel algılarımız dışında nesnel pek bir kanıt yok. Spinoza da bu konuda açık bir tavır alıyor: Evrende, evrenin kendi de dahil olmak üzere etkileşimlerden muaf ya da münezzeh bir irade yok. Tüm uygarlığımız bu varsayıma öylesine bağlanmış ki adeta “özgür irade yoksa hukuk, ahlak, toplumsal sistem nasıl işleyecek?” diye sormaktan öteye geçemiyoruz. Oysa bu açık bir akıl yürütme hatası. Sonuçlara öykünme dediğimiz bu hata şöyle işliyor: “Özgür irade olmalı, çünkü yoksa suçluları cezalandıramayız...”. Özgür irade yoksa ceza hukuku işlemez demekle özgür iradenin olduğunu temllendiremeyiz. Üstelik bu varsayımın da –tıpkı aşkıncılık varsayımı gibi- bu dünyada diğer tüm varlıklarla bir ve bir arada, alçak gönüllü ve kibirden uzak bir yaşam sürmemizin önünde engel olduğu çok açık.

Kurtulmamız gerektiğini öne sürdüğüm son varsayım da “erekselcilik varsayımı”. Evrim çalışmalarının ikna gücü yüksek tüm bulguları, canlı ve cansız unsurlarıyla kozmosta herhangi bir üst erek, hedef, ya da amaç bulunmadığını gösteriyor. Kuşkusuz birey varlıkların hepsi için Spinozacı anlamda “conatus”, fiziksel anlamda “entropiye direnmek”, biyolojik anlamda “türün devamı için çabalamak”, kimyasal anlamda “moleküllerin kendini kopyalayıp yeniden üretmesi” vb. pek çok “teleodinamik” bir amaçlılık var. Spinoza’nın –dolayısıyla benim kitabımın da- dikkat çektiği varsayım ise evrende genel ve büyük bir “kozmik ereğin” olduğu inancından beslenen bir varsayımdır. Bu varsayım nedeniyle insanların süreksizlik, sonluluk, doğaya karışma gibi düşüncelerle başa çıkamadığı çok açık. Yaşamanın kendisinden ziyade yaşamın yöneldiği ötedeki bir sözde ereği çözmekle meşgul gibiyiz.

Bu varsayımların ortak ve birikimsel etkisinin bizi bedenimizi, bu dünyayı, karşılaşmalarımızdan kaynaklanan etkilerin nedenselliklerini anlamaktan uzaklaştırdığını düşünüyorum. Spinoza’nın kitabına “Etik” adını koyması da bundandır: Diğer tüm varlıklarla paylaştığımız, sonsuzca değişip duran, çeşitlenen ve bitimsiz karşılaşma ve etkileşimlerden ibaret olan bu “bir” ve “tek” dünyadaki deneyimimizi sevinçli kılmanın yolları nelerdir?

Bizi hesaplaşmaya çağırıyor
► Spinoza bugün bize ne söylüyor, neden okuyalım Spinoza’yı?
Spinoza görece az sayıda eser vermiş bir filozoftur. Ancak metinlerinin her biri özel bir dil, yöntem, söz dağarı ve odaklanma içerir. Bu da teknik felsefe okumalarına yabancı okurları zaman zaman uzaklaştırır. Ne var ki, hem dünyanın geri kalanında hem de ülkemizde özellikle son yirmi yılda hemen her türden okuru yakalayabilecek bir Spinoza seçkisi ortaya çıktı. Bu yayın zenginliğinin nedenleriyle sizin sorunuz arasında da önemli bir ilişki var: Spinoza sevinçli, coşkulu, erdemli, güçlü ve hakikat duygusuyla yakından ilişkili bir dünya görüşü teklif ediyor. Spinoza öncelikle hepimizi mevcut dünya görüşlerimizle hesaplaşmaya çağırıyor; yaklaşık dört yüz yıl önceden ve bugün de son derece güncel gerekçelerle. Ardından da teklifini dikkatimize sunuyor.

21. yüzyılı deneyimleyen bizlere de bu teklifi değerlendirmek düşüyor: Bugün en güvenilir bilgilerimiz ışığında, önyargısızca ve cesaretle Spinoza ile karşılaşabilecek miyiz?

► Spinoza mutluluk meselesini ruh-beden ikiliğini ortadan kaldırarak irdeliyor. Bu kısmı açıklar mısınız?
Beden ve ruh ikiliği tüm Batı felsefesinin kadim sorunlarından biridir. Biz insanlar bedenlerimizle başka bütün fiziksel varlıklar gibi ve onlar kadar fizik yasalarıyla belirlenmiş durumdayız. Ne var ki, zihnimiz ve düşüncelerimiz açısından bu nesnel-fiziksel gerçeklikle anlaşılamayacak bir özgürlük duygusu deneyimliyoruz. Bedenimiz sonlu, ama düşüncelerimiz adeta sonsuz. Bedenimize yuvarlanıp gelen bir varil çarpabilir ama düşüncelerimize çarpabilecek bir varil yoktur. Bütün bu öznel deneyimimiz bize sanki bedenimizle zihnimizin aynı kumaştan olmadığını söyler gibidir. Bedenimiz ayrı, zihnimiz ayrı bir gerçekliğe aitmiş gibi yaşarız. Filozoflar bu gündelik deneyimimizin önemli bir sorun olduğunu çok önceden fark etmiştir. Teknik bir dille söylenirse beden ve zihnin iki ayrı töz olduğunu düşünme eğilimi uzun süre felsefede de yaygındı.

Ne var ki, tek Tanrılı dinlerin de benimsediği bu inanç filozoflar için her zaman sorunlu oldu. Eğer beden ve zihin iki ayrı tözdense (yani birbirinden en temelde farklı şeylerse) nasıl oluyor da insanda düşünce ve beden birbiriyle uyumlu devinebiliyordu? En basit dilde ifade edersek, elimi kaldırmayı düşünüp niyet ettiğimde fiziksel olarak elimi nasıl kaldırabiliyorum? Düşünce bedeni nasıl etkileyebiliyor?

Spinoza ise bu tartışmada daha en başta tavrını belli eder: Ona göre yalnızca insan bedeni ve insan düşüncesi açısından değil, tüm Doğa/Tanrı (evren) açısından da sorun “töz”ün yanlış kavramsallaştırılmasından doğuyordu. Gerçekte “töz” tekti ve Spinoza’nın ifadesiyle Doğa/Tanrı bu tek tözün sonsuzca çeşitli biçim alışlarının gerçekleştiği düzlemden başka bir şey değildi. Buna göre, her tekil varlık aynı ve tek Doğa/Tanrı’nın farklı bir biçim alışıydı ve yine her varlık sonsuzca farklı yoldan aynı Doğa/Tanrı’yı ifade ediyordu.

Biz insanlar açısındansa sonu aynı ve tek Doğa/Tanrı’ya çıkan sonsuzca çeşitli yollardan yalnızca ikisini kavrama olanağı vardır. Bu yollardan biri bedenli diğeri ise zihinsel bir yoldur. Bir başka deyişle Doğa/Tanrı bedendir ve Doğa/Tanrı zihindir. Ne biri ne diğeri, ama bunlardan daha da fazlası... Her ne kadar biz insanlar için ancak bu iki yol olanaklı olsa da.

Spinoza’nın “monizm” olarak bilinen bu metafiziğinin insanın gündelik yaşamına da etkisi büyüktür. Dünya görüşünü beden ve ruh [ya da ‘beden ve zihin’] ikiliğine bağlamayan biri için bunlar arasında birine amir (ruh) diğerine ise memur (beden) rolü vermek de söz konusu olmayacaktır. Yalnızca kendisinde değil, olmakta olan her şeyde –en azından- beden ve zihnin bir aradalığını fark eden biri, tüm değişim, dönüşüm ve çeşitlenişi içinde doğadaki bütünlüğün adil, eşit, sevinçli ve güçlü bir bileşeni olduğunu da fark edecektir.

Kapitalizm en büyük suçtur
► Kapitalizmin dayattığı sürekli mutlu olma haline de göndermeler var hem sizin çalışmanızda hem de Spinoza’da… Buna ilişkin yorumunuz nedir?
Kapitalizmin başımıza gelmiş en kötü şey olduğunu söylerdim, ama bunun yetersiz bir özeleştiri olmasından korkarım: Kapitalizm türümüzün tüm kozmosa karşı işlediği en büyük suçtur; insanın Doğa/Tanrı’yı kavramaktaki başarısızlığının bedelidir ve bu bedel salt türümüze değil canlı-cansız tüm çevremize ödetilmektedir. Kuşkusuz ne Spinoza’nın öğretisi ne de kitabımda sözünü ettiğim sevincin Kapitalist bir sürekli mutlu olma yanılgısıyla ilgisi var.

Spinoza, ancak Doğa/Tanrı’daki sonsuz etkileşimler dinamiğine ilişkin “nedenlerin bilgisi”yle uyumlu bir yaşamın esenlik getireceğini söyler. Buna da kısaca “upuygun bilgi” der. Bugün bizlere satılan mutluluk yalanı ise siyasallaşmış dinlerle işbirliğinde her zaman pek mahir olmuş egemenlerin kontrolündeki bir dünya görüşünün ürünü. Bu dünya görüşü, her birimizi kederli varsayımlarla beslenen bir ontoloji, değer sistemi ve politikaya kelepçeliyor. Adeta varlıklar arasında bir varlık olan insanı var kalma çabasından (conatus) uzaklaştırıyor. Giderek artan temsil katmanları arasında insanın fikren yanılma ve bedenen yenilmesini kaçınılmaz bir kadermiş gibi sunuyor.

Bu bir kader değil. Spinoza’nın esinlediği dünya görüşünün devrimci potansiyelini henüz yeni araştırmaya başladık. Kavramak dönüştürür.

En Çok Okunan Haberler