Suçu saz çalmaktı

Selim Martin - Öğr. Gör., Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi

Birkaç yazıda bir, bazı konular ya da kişiler hakkında sonra yazmak üzere sözler veriyorum. Ancak “ölüler ülkemizde” ne yer, ne hava, ne de insanlar bir rahat durmuyor ki sözümü tutayım. Yine de “verba volant scripta manent” yani, söz uçar, yazı kalır diyelim ve geçen yazıda gemiye almak üzere sözleştiğim saz çalan arkadaşımın hikâyesine kulak verelim.

Varsayalım bir “Broadway” müzikaline seçme yapıyoruz. Ben karakterleri tanıtayım, siz bunlara uygun rolleri ve figüranları seçin. Takın efendim fularınızı, şalınızı, yakın piponuzu. Hipster sakalı olan elini sakalına götürsün, diğerleri uzun gümüş küpeleri ile oynasın. Canım o koltuk dönmüyor zorlayıp durma. Hazır mısınız? Tamam başlıyoruz.

Bir adet yetenekli, yaratıcı ama güzelliğe kafayı takmış kadın karaktere ihtiyacımız var. Bir tane de her şeyin doğrusunu kendisinin bildiğini, her alanda birinci olduğunu sanan, kaybedeceğini anladığında hileye hurdaya başvurmaktan çekinmeyen, dalavereci olduğu kadar kindar ve acımasız bir erkek karaktere ihtiyacımız var. Bu asla yalnız gezmiyor.

Yanında kendi alanlarında başarılı, ancak dediklerine hiç itiraz etmeyen bir grup arkadaşı, yardımcısı var. Esas oğlanımız ise herkes tarafından sevilen, doğasever, müzikte başarılı, üstüne başına önem vermeyen ve kendi halinde bir karakter. Diğer yardımcı karakterlerimiz; altına düşkün ama iş başa düştüğünde doğruyu söylemekten kaçınmayacak bir kral, hiçbir vasfı olmayan İskit’li bir cellat ve olan biteni başlarda umursamazca izleyen ama zaman içerisinde gerçeği görüp, haklıyı haksızdan ayıran ve nihayetinde tarafını korkmadan söyleyen bir halk. Siz karakter eşleştirmelerine başlayadurun, ben eskilerin sözlerini getireyim kulaklarınıza.

Tanrıça Athena icat etmiş diaulos’u, çift borulu kavalı, oturmuş dere kenarına bir güzel çalıyorken, hem göklerden hem de etrafındaki ormandan gülüşmeler, kahkahalar duyar. Kendisine gülündüğünü anladığında uzanır deredeki yansımasına bakar ve görünce yanakları kaval üflemekten şişmiş, çirkin yüzünü, öfkeyle fırlatır kavalı yere ve yerden kaldıracak olana beddualar ederek ayrılır oradan.

Canım Marsyas, ormanda gezerken bulur kavalı. Önce birkaç nefes, sonra ince tiz bir ses, ardından belirsiz bir melodi ve nihayetinde coşkulu bir şarkı ile başlar kavalı öttürmeye. Kurtlar, kuşlar, ağaçlar, yerdeki insanlar, gökteki tanrılar, hemen kapılırlar bu coşkuya. Bir kişi hariç; yanındaki esin perileri ile dünyaya müziği yayan Apollon. Olacak iş mi o dururken bu kılıksızı alkışlasın herkes? Hemen alayı ile birlikte iner Marsyas’ın yanına. Küçümseyerek tanıtır kendini ve bir yarışa davet eder bizim esas oğlanı.

Bir tarafta ak bir kuğunun sırtına oturmuş, elinde kithara’sı ile kibir kulesi Apollon, diğer tarafta bir kayanın çukuruna ilişmiş, kavalını üfleyen canım Marsyas. Jüri dediğinin çoğu taraflı; bir yanda Musa’lar, Apollon’un esin perileri, öte yanda Frigya kralı Midas. Yarışma başlar, Apollon eskinin bildik namelerini kendine uyarlamış çalıyor. Marsyas ise değişken, kah anonim halk türkülerini birebir çalıyor, kah yepyeni, coşkulu namelerle kanımızı kaynatıyor. Musa’lar ile Midas az kaldı ayağa kalkıp oynadı oynayacaktı ki Apollon aniden susturdu bizimkinin şarkısını. Fena değilsin ama bir tanrı da değilsin dedi. Çevirdi kithara’yı tersine, yarışmanın kuralını değiştirdi ve çalmaya devam etti. Marsyas, baktı kavalın sağına soluna, çevirdi arkasını çalmaya çalıştı ama nafile. Tersinden ne kadar üflerse üflesin hiç ses çıkartamıyordu.

Böylece sonlandı yarışma ve mağlup oldu bizim esas oğlan. Ya hile var falan desen de adam toplamış kalabalığı etrafına, atı alan Üsküdar’ı geçti, anlat evladım derdini Marko Paşa’ya. Kral Midas, bence Marsyas daha güzel çaldı falan demeye kalkınca hemen cezalandırıldı. Sen iyi duymuyorsun deyip kulakları eşek kulağına çevrildi.

Sıra geldi Marsyas’ın cezalandırılmasına, Anton Pavloviç Çehov’un sözünü biraz bozsak, kızan olmaz herhalde; sahnede bir cellat varsa, mutlaka en az biri ölür. Ah canım Marsyas, henüz stigmata icat edilmemişti, iki eli yukardan birleştirilerek gerildi çarmıha, İskit’li biledi bıçağını ki ilk darbe vurulduğunda çıkan ses hala kulaklarımda. Derisini yüzdüler Marsyas’ın. Musa’lar görmezden gelirken olan biteni, köpekler yaladı yere dökülen kanlarını esas oğlanın.

Ama halk gördü. Hiç kimse kapamadı çocuklarının gözünü. Çocuklar pörtlek pörtlek baktılar, önce korktular tabi, yüzler buruştu, sonra acıdılar, içleri acıdı. Sonra öfke gösterdi kendini derinden, örttü tüm korkularının üzerini, ardından bilinç tüm duyguları bir araya toplamayı başardı. Celladın elinde bıçak varsa, çocuklarda kalem vardı, renk renk boyalara daldırılacak fırçalar vardı. Yazdılar, çizdiler, boyadılar durmaksızın. En küçükleri eğilip aldı yere düşen kavalı, belki de şuncacık ömründe hiç duymadığı ezgileri çaldı uzun uzun. Saz yere düşmüştü ama ses hala buradaydı, hep olacaktı. O gemiye almadıydık onu dediler hep bir ağızdan, almadık ama alacağız, bundan sonra arkamızda kimseyi, hiç kimseyi bırakmayacağız.

Apollon’a gelince, bu öykü belli ki ona ait değil. Biz gümüş yaylı olmadan evvel tanırız Hititler’in Lukka bölgesinden parlayan Apulunas’ı. Bonservissiz geçince Helen dünyasına, bir haller olmuş sanki ona. Aa şimdi hatırladım, ben size bir de bonservisi elinde olan tanrıları anlatacaktım. O zaman bir söz daha vereyim, söylencenin devamını da haftaya söyleyeyim. Sesimiz hiç susmasın. Viya Böyle!

En Çok Okunan Haberler