Tanzanya gözlemleri-1: Sahi, mutlu muyuz?

Deniz Bağrıaçık - Sosyolog

En büyük düşlerin, hedeflerin kişisel bir hikâyesi olmakla birlikte, tüm hedeflerin özünde mutlu olma, sevilme ve kabul görme arzusu yattığına inanıyorum. Neticede tüm bu hengamenin temelinde yatan soru, toplumlardaki yarışların, savaşların, barışların, tatillerin, ofislerde sabahlamamanın, grevlerin, sanatın, seksin, ayrılığın, kırk yaşından önce milyoner olma arzusunun, sosyal medyadaki paylaşımların biricik nedeni mutlu olmak ve onaylanmak değil mi?

İşte önümüzdeki üç hafta boyunca, pazar günleri sizlerle bu sayfalarda buluşup, Sharaaltı Afrika’ya yaptığım yolculuğumu, toplumsal ve sosyo-ekonomik bir bakış açısından anlatırken, zaman zaman bu mutluluk arayışının hikâyemi nasıl şekillendirdiğini, beni ben yapan unsurların samimi bir hikâyesini anlatabilmeyi umuyorum. Onun için de ilk yazıma Paris’in bu arayıştaki rolüne, önüme dizdiği taşlarla nasıl Afrika’ya vardığımı bir içsel anlatı olarak paylaşacağım. Umarım hepimiz için güzel bir seyahat olur. Şimdiden keyifli okumalar dilerim.



İzin verirseniz, yolculuk içindeki yolculuğumuz için biraz elinizden tutup sizi 2016’nın yağmurlu ve soğuk bir Kasım gününe götürmek istiyorum. Geçici bir süre kalacağım, 8.Bölge’deki Elysée Sarayı’nın hemen arkasındaki arkadaşımın evine giderken, sisler içindeki Eiffel Kulesi’nin görüntüsü hiç aklımdan çıkmıyor. Tunuslu taksi şoförünün, biraz sohbetin ardından bana gösterdiği anlayış yavaşlamasının ardından yakaladığım güzel kareler, haletiruhiye karmaşasını ve Paris’teki geleceğimin belirsizliğini sembolize ederken, kendi hayatımla ilgili verdiğim kararı da sorgulatıyordu.



Bir buçuk seneye yaklaşan Paris maceramda, şehirdeki harikulade dostluklar, karşılaşmalar, şehrin beni besleyen mimarisine rağmen, beni bir türlü büyülemeyi başaramadı. Bunda hiç şüphesiz, şehrin kaybettiği entelektüel duruşun, vasatlaşan üniversite hayatının, siyasi tartışmaların derinliğini yitirişinin büyük bir etkisi var. Aristokrat salonlarından, burjuva hayatına, bohem sanatçısından saray filozofuna ve sıradan bir vatandaşın dahi her zaman entelektüel düzeyi aslında şehrin kimliğini oluştururken, Parizyenler bugünlerde kafelerde, tatsız espressoları yudumlayıp, öğle saatlerine doğru baget üstüne hangi tartı yiyeceklerini düşünüyorlar. Noel’den Paskalya’ya kadar kış uykusuna yatma hayalini kuran, 7/24 yemek, içki ve tatil konuşan Parizyenlerin bu tavırlarında, yaşadıkları acı terör saldırılarının hayatın “anlık” olabileceğini vurgulamasının, süresiz iş kontratlarının büyük bir suça karışmadıkça sona ermeyeceğinin lüks garantisinin, sağlık, eğitim gibi temel haklarının sağlanmasının da bu mücadeleyi elden bırakmış, gayesize yakın , apero ruh haliyle geçen ömürlerinin beni hayal kırıklığına uğrattığı bir gerçek.

Peki asıl soru ben bundan neden bu denli rahatsız olmuştum? Halbuki, seyahat, yemek içmek benim de büyük keyif aldığım hatta içinde bulunduğum milenyum kuşağının karakterinin bir parçası. Ancak 11 yaşımdan beri kimliğimle özdeşleşmiş, frankafon bir eğitimin en büyük öğretisi olan ansiklopedik, eleştirel bakış açısının ve anlam arayışı öğretisinin çöküşünü izlemek, Max Weber’in 1917 yılında nitelendirdiği “Dünyanın büyüsünün bozuluşunu” 100 yıl sonra Paris’te gözlemlememe neden olmuştu. “Terör”ü, Avrupa’nın göbeğinde yaşayan, 2008’den beri ciddi finansal krizlerle sarsılan, üstüne tüm dünyayı değiştiren mobil teknoloji ve sosyal ağların yol açtığı bir değerler değişiminin etkisinin neden olduğu sarsıntıyı hissetmemek, bu büyünün bu sefer de başka türlü kaçışına seyirci kalmak oldukça ilginç bir gözlem alanı oluşturuyor. Peki bu değerler değişiminde mutluluk neye dönüşmüştü? Rengarenk makaronları hashtag Paris ile Instagram’a koymaya mı? Ve asıl soru Fransızlar mutlular mı?



Our world in Data platformunda, Esteban Ortiz-Ospina ve Max Roser’in kaleme aldığı raporda 2016 yılında, Fransızların mutluluk seviyesini, 10 üzerinden puanlanan bir sistemle 6.48 derecelendirmiş. Platform, hayat memnuniyetini ve mutluluğu belli bir korelasyon içerisinde incelerken, gündelik hayattan memnuniyetlerini, hayat tatminlerini sormuş. Zenginlerin fakirlerden daha mutlu olduklarını, ekonomik büyümenin ve özellikle eşit dağılımın önce kişileri mutlu edip daha çok ekonomik büyüme sağladığını, evlilik ve boşanmanın mutluluk üzerinde önemli ancak kısa süreli etken olduklarını belirtiyor. Aynı araştırmada 2016’da Türkiye’de mutluluk seviyesi ne yazık ki 5.33 iken, Tanzanya’da 2.9. İşte bu yüzden de seyahatimin daha da ilginç bir hal aldığını düşünüyorum.



Ben ise müşkülpesent ve bir türlü mutlu olmayan Fransızlar’dan sıkılmış, üretim ve çocukluğumda büyük bir izi olan anneannemin “çocuklukta sahip olamadıklarımız, insanın hep içine işliyor” sözünün yüreğimde açtığı izlerle, Sahara altı Afrika’da, çatışmalardan uzak, göreceli güvenli Tanzanya’yı, dünya küreciği üzerinde bir sonraki durak olarak belirleyip, aşırı yoksulluğun önlenmesi için iş modelleri, sürdürülebilir enerji kaynaklarının kalkınmadaki yerini incelemek üzere 9 kiloluk bir valizle, yağmurların Paris’i götürdüğü, Charles de Gaule’de sistemlerin çöktüğü 22 Ocak 2018 günü bir maceraya atıldım.

Zengin ve mutsuzlardan içime ziyadesiyle fenalık gelmişken, aklımdaki araştırmalarıma yönelik sorular dışında en merak ettiğim: Onlar gerçekten fakir ama mutlular mıydı?

Devamı haftaya…

En Çok Okunan Haberler