Thelma: Yeni bir peygamber?

Joachim Trier, Norveç’in son yıllarda çıkardığı en önemli yönetmen sayılıyor. İlk filmi “Reprise” ile İstanbul’da Altın Lale de kazanmıştı.

Trier, hep birlikte çalıştığı senarist Eskil Vogt ile bu kez bir gerilim filmi yapmış. De Palma’nın “Carrie”siyle de akraba olan filmde, doğaüstü güçleri olan bir genç kızın, Hıristiyan ahlakına başkaldırıp, anne ve babasından da bağımsızlaşarak kendi yolunu çizmesi hikâye ediliyor.

Thelma (Eili Harboe) adlı bu genç kız yukardaki özetin verebileceği izlenimden çok daha kötücül biri fakat. Yani film, baskıdan bunalan bir genç kızın özgürleşmesi, arzularına ket vurmaktan vazgeçmesi hikâyesinden ibaret değil. Belki Tanrı’nın Hıristiyanlık doktrinini revize etmesi, eski erkek egemen ve heteroseksüel dogmaya yeni bir alternatif getirmesinin öyküsü “Thelma”. Belki de Thelma karakteri yeni bir peygamber. Bir İncil’de dendiği gibi, kılıç taşıyan, şiddetten kaçınmayan bir tür yeni İsa, o. Filmin Tanrı inancıyla değil, Hıristiyanlıkla bir derdi var. Kamera, sık sık Tanrı’nın bakış açısıyla gökyüzünden yerde olan bitenlere bakıyor, Thelma’yı izliyor.

Filmi, sırlarını açık etmeden tartışmak pek zor. Bu nedenle bundan sonrasını filmi seyrettikten sonra okumanızı tavsiye ederim.

Daha ilk sahnelerde, film, seyirciyi şaşırtıyor. Babasıyla avlanmaya giden bir küçük kızı izliyoruz. Baba, geyiğe nişan alıyor önce ama sonra, silahını küçük Thelma’ya doğrultuyor. Sonraki planda Thelma’nın ölmediğini, artık yetişkin bir genç kız olduğunu görüyoruz. Babası acaba neden kızını öldürmeyi düşünmüştü sorusu akılımızda kalıyor. Genç Thelma kırsaldan gelip büyük kente adapte olmakta güçlük çekiyor. Koyu Hıristiyan ahlakıyla yetişmiş olması da onu çevresiyle uyumsuz hale getiriyor. Fakat film dediğim gibi Tanrı’nın kendisiyle hesaplaşmıyor. Aksine, iki kez bilemediklerimizi ortaya çıkaran sorular sordurtuyor filmin kahramanlarına. Tam da “ateistler, bunlara da cevap verin bakalım” cinsinden sorular bunlar.

Thelma, anne ve babası tarafından telefon aracılığıyla tatlı-sert kontrol edilmeye çalışılıyor. Ama Thelma, hem Anja (Kaya Wilkins) adlı bir kıza âşık oluyor, hem de diğer gençlerle birlikte alkol ve sigara içiyor. Thelma, Anja’ya ilgisini kaldıramıyor fakat. Epilepsiye benzer nöbetler geçiriyor. Ve geçmişini hatırlamaya başlıyor. Küçük bir kızken, doğaüstü güçleriyle bebek kardeşini öldürdüğünü hatırlıyor. Anneannesinin de kendisi gibi olduğunu ve belki de kocasının ölümüne sebebiyet verdiğini öğreniyor.

Thelma, bilinçsizce de olsa cinayetler işleyen, toplum için tehdit oluşturan bir varlık. Babasının neden Thelma’yı öldürmeyi düşündüğünü artık öğrenmiş oluyoruz. Thelma, âşık olmayı içine sindiremediği Anja’yı da bir bilinmeze gönderince, baba ocağına geri dönüyor. Babası insanları ortadan kaldıran kızını kontrol etmeye çalışıyor... Ama Thelma güçlerini kontrol etmeyi öğrenince bu kez bilinçli ve vahşice babasını öldürmekten kaçınmıyor. Ve özgürlüğünü ilan edip, Hıristiyan ahlakına yüz çeviriyor.

Thelma’nın, Anja’ya kavuşmasını mutlu son olarak okumak mümkün. Ama, kardeş ve baba katili bu kızın ilerde de bilinçli veya bilinçsiz cinayetler işlemeyeceğinin hiçbir garantisi yok. Thelma’nın babasının Hrıstiyan ahlakına katılmıyoruz ama adamcağız, öldürülmeyi hiç hak etmiyor. Thelma olağanüstü güçleriyle kolayca babasını ekarte edip, kendi yoluna gidebilecekken, neden bu kadar acımasız davranıyor? Thelma nasıl biri? Film, bize ne anlatmak istiyor?

Filmi, kadının özgürlüğüne övgü olarak okumak fazla basit ve indirgemeci bir okuma bence. Böyle bir yan hiç kuşkusuz var ama Thelma’ya bütünüyle sahip çıkmak da mümkün değil. Thelma’yı, sakatları iyileştiren (felçli annesini yürütüyor) yeni bir İsa figürü olarak görürsek, belki de yönetmen bize, eski dogmayı yıkan yeni dogma da eskisi gibi acılar üretmeye devam edecektir demek istemiştir ya da yönetmenin kafası tamamen karışıktır. Sanat sinemasının ağırlığı ve ciddiyetiyle anlatılan bu öykü yerine Carrie’nin pop yaklaşımını ve netliğini yeğlerim.

En Çok Okunan Haberler