Ticaret savaşı mı yoksa hegemonya mücadelesi mi?

Geçtiğimiz hafta dünya gündemine iki tartışma damgasını vurdu: Biri ABD Başkanı Donald Trump’ın çelik ve alüminyum ithalatına vergi koyması, diğeri ise Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin Xi Jinping’in başkanlık süresinin uzatılmasına yeşil ışık yakması. Aslında bu iki konu birbiriyle yakından ilintili ve küresel hegemonya mücadelesinin geldiği son aşamanın bir yansıması. Aynı zamanda, Amerikan egemen sınıfları arasındaki çatlakların analizi için de, emperyalist saflardaki dağınıklığı değerlendirebilmek açısından da bol malzeme sunuyor.

Amerika’nın ekonomik gerilemesi
Bilindiği gibi ABD 2. Dünya Savaşı sonrası dünya kapitalizminin hegemon ülkesi haline geldi. O tarihte dünya ekonomisinin yaklaşık yarısına hükmetmekteydi. Bu oran 1980’de yüzde 25’e gerilemişti. Bugün ise küresel üretimin yüzde 18’i ABD’de gerçekleşiyor. Dünya Bankası’na göre, satın alma gücü temelinde hesaplandığında, 2014’le birlikte Çin dünyanın bir numaralı ekonomisi konumuna yükseldi.

Küresel ekonominin en dinamik bölgesinin Asya-Pasifik havzası olduğu ortada. Güç kayması bu coğrafyada daha da belirgin. Bir örnek vermek gerekirse, ASEAN ülkeleri Singapur, Tayland, Malezya ve Endonezya 1993’te dış ticaretlerinin yüzde 18’ini ABD’yle, sadece yüzde 2’sini Çin’le gerçekleştirirken; 2013’te ABD’nin payı yüzde 8.2’ye gerilerken, Çin’in ağırlığı yüzde 18’e sıçramıştı.

Aslında ABD’nin ekonomik egemenliği 70’lerle birlikte sarsılmaya başlamıştı. 1971’de Bretton Woods sisteminin çökmesi, doların altına sabitlenmesinin iptali bir dönüm noktası kabul edilebilir. 80’lerle birlikte, büyük güçlerin tarihsel döngüde er veya geç gerilemeye mahkûm olduğuna ilişkin tartışmalar hararetlendi. Ne var ki, 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması, ardından Sovyetler Birliği’nin dağılması, “Tarihin Sonu” tezinin dolaşıma sokulmasına kapı araladı.
Artık tarihin sonu gelmiş; yani kapitalizmin ve burjuva liberalizminin, “nihai düzen” olduğu ortaya çıkmış; “kapitalist küreselleşmenin” her derde deva bir çözüm gibi sunulmasının koşulları olgunlaşmıştı. Bu arada ABD’nin ekonomideki korkulu rüyası Japonya’nın durgunluğa girmesi, “Japon Mucizesi” rüzgarının dinmesi de, “Amerika’nın gerileyişi” tartışmasının Küresel Finansal Kriz’in patlak verdiği 2007-2008’e kadar ertelenmesine olanak tanıdı.

Marksizmde hegemonik döngüler
Marksistler arasında da, hegemonik döngülerin kapitalizmin uzun tarihinde liderliğin el değiştirmesiyle sonuçlandığına ilişkin ciddi bir külliyat bulunuyor. Örneğin, Giovanni Arrighi’nin Uzun Yirminci Yüzyıl kitabında, hegemonyanın 16. yüzyılda Ceneviz ve Venedik şehir devletlerindeyken; 17. yüzyılda Amsterdam ve Aşağı Ülkelere kayışı, 18. yüzyıl sonlarında Britanya’da yoğunlaşması, sonunda 1945’te ABD’nin kontrolü ele geçirmesi anlatılır. Arrighi, gücün her el değiştirmesinin güçlü bir finansallaşmaya denk geldiğine dikkat çeker. Burada Fernand Braudel’in, “her finansallaşmanın bir hegemonun sonbaharını ilan ettiği” tezinden destek alır. Gelgelelim, Arrighi’nin sözünü ettiğimiz Uzun Yirminci Yüzyıl eserinin 1994’te yayımlanışını izleyen dönemde, 1997’de Asya Krizi’nin patlak vermesi, “Asya’nın yükselişi” iddiasını zayıflatmış, kitabın inandırıcılığına da zarar vermişti. İtalyan düşünür, ölümünden az önce, 2007’de “Adam Smith Pekin’de” isimli çalışmasıyla, temel tezlerini, “Çin’in yükselişi” kurgusu çerçevesinde yeniledi. Tartışma da zaten bugün bu eksende sürüyor.

Doğu’nun yükselişi
ABD’deki irtifa kaybı, Ulusal Haberalma Konseyi’nin Kasım 2008’de yayımladığı raporda da kabul edilmişti. 2025’te ABD hala güçlü ama egemen olmayacaktı. Dünya çok kutuplu, daha az merkezi bir görünüm sergileyecek; devlet dışı aktörlerin gücü artacak; ekonomik, politik ve hatta askeri egemenliği sistemli bir biçimde zayıflama tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktı. Batı’dan Doğu’ya refah ve ekonomik güç kayması şimdiye kadar görülmemiş biçimde devam edecekti.

Gerçekten Doğu’nun Çin öncülüğünde yükselişi, öngörüldüğü gibi bugüne kadar sürdü. Nitekim Çin Başkanı Xi Jinping 19.Çin Komünist Partisi kongresinde ülkesinin önümüzdeki dönemde “büyük güç” haline geleceğine, “Çin’e özgü sosyalizmin büyük başarısını” sürdüreceğine vurgu yaptı. Büyüme hızı son yıllarda %6.5’e kadar gerilese de, Çin ekonomisi parmak ısırtan bir performans sergiledi. Ne var ki, pastanın büyümesi, yoksulluğun azalması; “özgürlükler, demokrasi, insan hakları” ekseninde mesafe katetmek bir yana, “yolsuzlukla mücadele” bahanesiyle rejimin daha da otoriterleşmesine yol açtı. Ülkede pıtrak gibi emlak zenginleri türerken, gelir ve servet dağılımı adaletsizlikleri iyice derinleşti. Bu dinamikleri göz önüne alınca, Çin’i parmak ısırtan, model alınacak bir sosyalizm deneyimi değil; olsa olsa Güney Kore, Tayvan benzeri başarılı bir ulusal kalkınma örneği kabul edebiliriz.

Çin’i kuşatma stratejisi
ABD daha Obama döneminde dış politika stratejisini “eksen Çin” (pivot China) mantığı üzerine kurdu. Önceliği Ortadoğu’dan; hem askeri, hem de ekonomik düzlemde önemli bir güç haline gelen Çin’i kuşatmaya kaydırdı. Trump ise, seçim kampanyasında Çin mallarına vergi koymayı vaadetti. Ne var ki, Beyaz Saray’a ayak basar basmaz Pekin yönetimini tecrit ederek ABD öncülüğünde bir bölgesel pakt kurmaya yönelik Trans-Pasifik Ortaklık Anlaşması’nı iptal etmesi, Atlantik İttifakı’nda tedirginlik yarattı.

Çin’in küresel bir güç olma yolundaki atılımının en sembolik ifadeleri, “Bir Kuşak Bir Yol” (BKBY) projesiyle, Asya Altyapı Kalkınma Bankası (AIIB) girişimidir. BKBY’nin 1 trilyonluk altyapı yatırımıyla Asya üzerinde Avrupa’ya da uzanan bir hatta imalat sanayi ürünlerine pazar açarak, Çin’in jeopolitik etki alanını da genişletmesi bekleniyor. AIIB girişimine ABD’nin itirazlarını dikkate almayarak “özel dost” İngiltere’nin dahi katılmasının ardından; ABD’nin eski Hazine Bakanı Lawrence Summers’ın bu kavşak noktasını “ABD’nin küresel ekonomik sistemin garantörü rolünü kaybettiği an” olarak nitelemesi de hafızalarda yer etti.

Xi’nin başkanlığı uzatılıyor
Önceki hafta Çin Komünist Partisi’nin merkez komite toplantısının ardından, ülkenin resmi haber ajansı Xinhua, Xi Jinping’in önümüzdeki on yıl, hatta ötesinde iktidarda kalabileceğini duyurdu. Bu başkanlığın iki dönemle sınırlanması ilkesinin iptali anlamına geliyordu. Bu bilgi üzerinden Çin’e karşı bir cephe açarak, Batı ittifakını onarma hamlesi geldi. Söz birliği etmişçesine “uluslararası liberal düzenin” temsilcisi tüm yayın organlarında Pekin hedef alındı.

Örneğin İngiliz The Economist dergisi, “Batı Çin’i Nasıl Yanlış Anladı?” sorusunu kapağına taşıdı. Çin’in son kararla otokrasiden diktatörlüğe adım attığı iddia edildi. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra Batı’nın en büyük komünist ülkeyi Dünya Ticaret Örgütü’ne kabul ederek “zeytin dalı” uzattığı; böylelikle piyasa ekonomisi yoluyla zenginleşmenin, demokratik hakları ve kanun hakimiyetini yaygınlaştırmanın kapısının aralandığının altı çizildi. Artık umutların söndüğü vurgulandıktan sonra, Trump’a kapitalizmin liderliğini üstlenerek, Çin’e karşı safları sıklaştırma hamlesinin başını çekmesi çağrısında bulunuldu.

‘Hegemonik istikrar’ sallantıda
Hatırlatmak gerekirse, 2. Dünya Savaşı sonrası düzen ana akım ideologların “hegemonik istikrar” teorisi adını verdikleri bir kurguya dayanıyordu. Büyük bir güç, kapitalizmi yaymak, buna uygun politikaları tasarlamak ve güvenlik ortamını yaymak için liderliği almalıydı. Haliyle bu rolü üstlenecek tek aktör ABD’ydi. IMF-DB-GATT, sonra DTÖ gibi uluslararası mali kuruluşlar Washington öncülüğünde kurumsal yapıyı oturtacaklar, dolar rezerv para olarak dünyaya likidite sağlayacak, NATO da askeri fonksiyonları üstlenecekti.

Aynı kurguyu Marksist terimlerle ifade ederek, “Kolektif emperyalizm” olarak adlandırmak da mümkün. ABD-AB-Japonya’nın oyunun kurallarını belirlerken koordinasyon içerisinde davranması; askeri stratejilerin saptanmasında, jeopolitik egemenliğin korunmasında Amerika liderliğinde ortak hareket edilmesini ifade ediyor kolektif emperyalizm. Üye ülkeler aralarındaki rekabeti “piyasa hakemliğinde” sürdürürken, ortaya çıkan sorunları “konsensüs” yoluyla çözmeye çalışırlar. Jeopolitik önemdeki noktaların kontrolü; kritik bölgelere müdahale edilmesi; önemli geçiş yollarının, enerji dağıtım hatlarının denetlenmesi konusunda koordineli davranırlar. Böylece, bazen “aile reisinin” iradesine karşı çıkanlar olsa da, sorun “aile” içerisinde çözülür; “kapitalist emperyalizmin” devamı için ortak bir irade sergilenir.

Trump’ın ‘Önce Amerika’ anlayışı
Trump’ın “önce Amerika” sloganıyla başkan seçilmesi, ulus devletin önceliğini vurgulaması, kapitalist küreselleşmeyi karşısına alması, “liberal uluslararası düzenin” çatırdaması anlamına geliyordu. Trump’ın seçim zaferinde, küreselleşme sürecinin mağdur ettiği, küresel tedarik zincirleri kurgusu içerisinde işlerini Asyalılar’a kaptıran ve/veya yaşam standartlarını koruyamayan mavi yakalıların gazabı büyük rol oynamıştı. Özellikle Çin’e ve Meksika’ya salvoları milliyetçi/ırkçı bir tepkiyi de körüklemişti. Trump, bir yandan kitle tabanının duygularını okşamaya devam ederken, öte yandan zengin %1’in yüzünü güldürecek vergi indirimleri marifetiyle gerçek sınıf aidiyetini ortaya koyacaktı.

Trump’ın ticaret savaşı başlıyor
Tam Batı’nın Çin’i karşısına aldığı bir dönemde, ticaret politikalarının da Çinlilerin canını yakmasında bir sakınca yoktu. Gelgelelim, geçen hafta Trump’ın çelik ithalatına yüzde 25, alüminyuma ise yüzde 10 vergi koyduğunu açıklayan kararıyla tablo değişti. Çünkü vergi ayrımsız tüm ülkelere uygulanacaktı. Hem de ulusal güvenliği tehdit maddesinin kapsamına sokularak. Aslında açılış 2018 Ocak’ta güneş panelleri ve çamaşır makineleri kapsamında yapıldı. İlk bakışta Çin’e yönelik, “nokta atış” gibi görünen korumacı hamlenin, çok geçmeden daha çok Malezya, Güney Kore ve Vietnam’ın ihracatını baltalayacağı anlaşıldı. Çelik ihtilatında, en fazla zarar göreceklerin listesinin başında Kanada ve AB yer alıyor. İhracatçılar sıralamasında Çin’in ancak sekizinci sırada bulunduğu, Türkiye’nin de onuncu sıradan listeye girdiği görülüyor. Bu nedenle Çin “düşük profilli” bir görünüm veriyor, sükunetle tartışmaları kenardan izliyor.

Kapitalist saflardaki iki yarılma
Trump’ın açtığı “ticaret savaşı”, kendi saflarında iki çatlağı belirginleştirdi. Birincisi, yönetimdeki “milliyetçilerle”, “küreselleştirmeciler” arasındaki mücadeleyi kızıştırdı. Korumacılık yanlısı tarafta, akademik kariyerine “Çin tehlikesi” damga vurmuş, baş dış ticaret danışmanı Peter Navarro ve Ticaret Bakanı Wilbur Ross bulunuyor. Diğer cephede ise, Goldman Sachs ekürisi Hazine Bakanı Steven Mnuchin, baş ekonomi danışmanı Gary Cohn; Dışişleri Bakanı Exxon Mobil eski CEO’su Rex Tillerson ve Savunma Bakanı emekli general James Mattis konuşlanıyor. Şimdilik muharebeyi korumacı kanat kazanmış görünüyor. Çünkü Trump, ticari yaptırımları sadece jeopolitik hasımları Çin ve Rusya’nın canını yakacak çerçeveyle sınırlamadı. Mattis’in endişesinin ABD ile Avrupa arasında zıtlaşmanın derinleşmesi, bu durumun NATO ittifakını etkilemesinden kaynaklandığı bildiriliyor.

Kapitalizmin saflarındaki ikinci çatlak da, “kolektif emperyalizmin” ana unsurları ABD-AB-Japonya arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanıyor. Trump’ın, “Ben Parislilere değil, Pitsburglulara sorumluyum” teranesi eşliğinde “iklim değişikliğini” küresel tehditler arasında saymaması, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul etmesi ipleri iyice gerdi. Hatırlanırsa Mayıs 2017’de Alman başbakanı Angela Merkel’in, “Artık Avrupalılar tamamıyla başkalarına bağımlı değil, kendi kaderimizi kendi ellerimize almalıyız” sözleri, ABD’nin küresel liderliğinin çatırdadığı yorumlarına neden olmuştu.
Nitekim, çok geçmeden çelik ve alüminyum vergilerine AB’den karşı hamle geldi. AB Ticaret Komiseri Cecilia Malmström, bourbon viskilerinden, portakal ve yaban mersini meyve sularına, Harley Davidson motorsikletlerine uzanan bir ürün yelpazesinde 2.8 milyar avroluk bir gümrük tarifesi misillemesi açıkladı.

Tukidides tuzağı mı?
Tüm bu gelişmeler Financial Times gazetesinin baş ekonomik yorumcusu Martin Wolf tarafından, “ABD’nin kendi yarattığı kurallara dayalı çok taraflı ticaret düzeninin sonunun başlangıcı” olarak nitelendirdi. Harvard Üniversitesi’nden Joseph Nye ise, Trump’ın başkanlığının Amerika’nın “yumuşak gücünü” erozyona uğrattığını düşünüyor. Nye’nin “yumuşak güç” kavramı Gramsci’nin hegemonya tanımının “ana akım” versiyonu sayılabilir. Zora başvurma ve rüşvet ödeme yerine, ikna yoluyla ve cezbederek saflarına katma anlamında kullanılıyor.

Eğer ABD gücünden ziyade, etkisini yitiriyorsa; bunun daha fazla askeri dayatma ile sonuçlanma tehlikesi var. Hala Washington’un silahlanma harcamaları, dünyanın tüm geri kalanından daha fazla. Küresel hegemonyada baş rakibi Çin’in ise, Vietnam’la 1979’da küçük çaplı bir çatışma dışında, 1953 Kore’den beri kapsamlı bir savaşa girmediği, küresel liderliği ekonomik rekabet süreçleriyle kovaladığı biliniyor.

Çinli general Peng Guangqian’ın Huffington Post’ta geçen hafta dile getirdiği gibi, Çinliler Tukidides Tuzağı’ndan endişeli. Antik Yunan tarihçisi, Peloponnes Savaşları’nın, Atina’nın yükselişi karşısında Sparta’nın endişesinden kaynaklandığını söyler. Guangqian, gelin aynı tuzağa düşmeyelim, yumuşak geçiş yapalım, savaşa tevessül etmeyelim çağrısında bulunuyor.

Ne yazık ki emperyalizmin tarihi inceleyenler için ise en başta daha fazla kan ve gözyaşı, endişelenmek için çok fazla neden bulunuyor…

En Çok Okunan Haberler